Ahmet Hamdi: “Tanpınar Kültü”

 Haydar Ergülen

Tanpınar’ın hocası Yahya Kemal’di, o da Türk romancılığının, başta Oğuz Atay olmak üzere, hocası sayıldı. Türk edebiyatına armağanları ise henüz bitmiş sayılmaz. Terekesi açıldı, içinden Aydaki Kadın gibi yarım romanlar çıktı, yayımlandı. Ve Tanpınar için uzun bir tamamlanma süreci başladı. Doğanın boşluk bırakmadığı gibi, yazı da kimin tarafından ve ne zaman tamamlanacağını iyi biliyor.

Tanpınar’ın yaşamı elbette yeniden kurgulanmıyor, ama ‘imge’si, Tanpınar halesinin başdöndürücü yolculuğuna eşlik ediyor. Hayatı, kendisinin “sükut suikastı” dediği ve yapıtlarının sessizlikle karşılandığı, geçiştirildiği gibi koyu bir endişeyle sarılmıştı. Bu duygu, hatta korku onda bir karabasan halini almıştı. Şimdi ‘suikast’ bir başka biçimde sürmüyor mu? Bu yazı bile suikastın sürdüğünü göstermiyor mu? Tanpınar, Nobel almış da hepimiz üzerine bir şeyler söyleme zorunluluğu duyuyormuşuz gibi. Elbette olumlu şeyler. Onu paylaşamasak da, ‘milli’ ve ‘yerli’ olan bir şeyler var Tanpınar’da, Nobel’i o almış olsaydı mesela şimdiye çoktan heykeli dikilirdi. Heykel yanlış oldu, galiba anıtmezar daha iyi. Sanki heykelin taşı frenk icadı, anıtmezarınki Oltu taşı. Yine de Tanpınar’ın Nobel’le bir ilişkisi var tabii.

Henüz ‘Tanpınar kültü’ndeyiz, çoğunlukla bir İkinci Yeni şairi sever gibi seviyoruz onu. Okumadım ama olabilir, İkinci Yeni’den Tanpınar’a “gider yol gizli gizli”. Bir dergi “İkinci Yeni Haritası” yapsa da, uzak-yakın akrabalıkları, hısımlıkları öğrensek. Yazıyorum, yarın biri yapar, bir ucu da mutlaka Tanpınar’a çıkar. Dayanır. Dayatmayı severiz.

Tanpınar gibi ‘edebiyatı seven’, bu sevgiye ömrünü yatırmış yazın insanları hemen her dönemde ‘biricik’tir. O yüzden de kendileri gibi ‘biricik’lerden, ‘öncü’lerden etkilenip yine ‘biricik’ ve ‘öncü’ olanları etkilerler. Tanpınar, ‘edebiyat sevgisi’yle dopdoludur ama, terbiyesi ‘şiir terbiyesi’dir. Onun çevresinden dışarıya bakmak ister. “Bende esas olan şiirdir, oradan etrafa genişlerim.” Ona göre ‘şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir.’ Sustuğu şeyleri roman ve hikayelerinde anlattığını söyler. Zaten “Bir yerde şiir, roman, musiki hepsi birleşir” der. Birleşme yeri, kuşkusuz Tanpınar’ın kendi yapıtıdır: Mahur Bestedir, Huzur’dur, Beş Şehir’dir, yalnızca 37 şiirden oluşan Şiirler’dir, Yaşadığım Gibi’dir. Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nı, Edebiyat Üzerine Makaleler’deki “Şiir ve Rüya” bahislerini de unutmamak gerekir.

Çünkü ‘rüya estetiği’, şiirde ve dilde rüya ile kurulan Tanpınar estetiğidir: “En uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak”, onun şiir anlayışının tanımıdır. Yahya Kemal için de öngördüğü “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” düşüncesi, en çok da kendi zihin ve edebiyat dünyası için geçerlidir. Kültürü temellendirme noktasından Doğu-Batı sorununa, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e, Pera’ya, Akdeniz’e, Beş Şehir’den medeniyete, kaderden rüyaya üzerinde durduğu ne varsa, sonradan bir bir ortak konularımız haline gelmiştir.

Tanpınar da tıpkı hocası Yahya Kemal gibi ruhunu, yazısını, kendini İstanbul’da bulmuştur. Ama onun şiirinde, Yahya Kemal’de olduğu gibi İstanbul yoktur. İstanbul Tanpınar için bir öykü ve roman kahramanıdır. Huzur romanının kahramanları Nuran ile Mümtaz aşkı Boğaziçi’nde yaşar, Sahnenin Dışındakiler’de Beyoğlu bir sahnedir. Kendi sözleriyle de Huzur’un baş kahramanı İstanbul’dur. İstanbul bir ‘medeniyet coğrafyası’dır ve yazarı besleyen ana kaynaktır.

İstanbul kadar olmasa da onu çok etkileyen ikinci şehir, yıllarca özlemini çektiği Paris’tir. Bir mektubunda, “Dünyada iki hasretim vardı. Biri Paris, biri de güzel kadın.” der. Paris’i gördüğündeyse, hayatın bir nehir gibi durmadan akması onu neşelendirir. Belki de ondaki su ve ışık tutkusu, Paris’te karşısına bir şehrayin, bir ışık nehri biçiminde çıkmıştır.

“Debussy’i, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak; bu bizim talihimizdi.” diyen Tanpınar’ın eserlerinde müzik, dekoratif bir öge değildir. Aksine kurucu ögelerin başında gelir. Musiki, ona göre, Osmanlı’da kültürel sürekliliği, mimariyle birlikte en iyi temsil eden estetik yapılanmadır.

Tanpınar’ın ruh ikliminde hem Doğu hem Batı vardır, iki tarafta birden olmayı arzular. Ama bunun imkânsız olduğunu da belirtir. Beyoğlu’nu yapıtlarında çoğu zaman eleştirerek yazan Tanpınar, en verimli yıllarını burada geçirir. Yedi yıl Narmanlı Yurdu’nda kalır. Burası onun Beyoğlu’nda hem odası hem de adasıdır. Kedi avlusu olarak da ünlenmiş olan Narmanlı Yurdu, bir başka ‘evsiz’ olan Yahya Kemal’in kaldığı Park Otel’e de yakındır. Tanpınar da hocası gibi hayatını yalnızlığıyla paylaşmıştır.

Hangi odasında kalmıştı acaba Narmanlı’nın? İçeri bakan pencereleri dışa doğru açılan bir oda olmalı. Bu cümleyi bir yabancı dile anlamlı biçimde çevirmek zor, tıpkı bazı hayatları da bugüne, konuşmaya çevirmenin zor olduğu gibi.

İstanbul’u bir medeniyet coğrafyası, şehri bir medeniyet müzesi olarak gören Tanpınar bir medeniyet yazarı, medeniyet düşünürü oldu. Ve Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’a, pek çok önemli yazar, Tanpınar’ın yazdığı Türkiye’nin zihniyet tarihini önünde hazır buldu.

Henüz ‘Tanpınar kültü’ndeyiz, ‘Kırtıpil Hamdi’yi seviyoruz, yarın ‘Tanpınar kültürü’ne geçtiğimiz zaman yalnızca romanlarını, öykülerini, denemelerini taşımayalım, günlükleri ve mektuplarını da alalım yanımıza, ‘Kırtıpil’i de unutmayalım ki, klasikler rafında can sıkıntısından esneyip durmasın Tanpınar.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 9.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...