Arslan Sayman: Çocuk Oyunu Yazarsam Dünyanın En Mutlu İnsanı Olacağımı Seziyorum.

Arslan Sayman

Röportaj: Adnan Saracoğlu

 

 

Eski psikolog, yayıncı ve editör Arslan Sayman, yıllar önce ani bir kararla çocuklar için yazmaya başladı. Küçük okurlar onu Piri Reis’le Açık Denizde, Hezarfen’in İzinde Gökyüzünde, Kirazlı Köşkün Çocukları, Şarkı Söyleyen Berber gibi hayal gücü yüksek birçok güzel kitapla tanıyor. Barba ile Rabarba, Bruni’nin Avlusu, Piraye’nin Bir Günü gibi Çocuk Edebiyatına ufuk katan kitapların yazarı, Amarcord, Dersu Uzala,Umut, Muhsin Bey gibi filmlerin hayranı, Bach ile hem yere hem göğe ağmanın meftunu  olan Arslan Sayman’ın içindeki neşeli çocuk ile ciddi mütevazı yetişkini birbirine düşürmeden nasıl büyüttüğüne tanıklık etmek, biraz da dereden tepeden halleşmek için sorularımızla çaldık kapısını… Kendisiyle çocuk edebiyatından şiire, tiyatrodan seyahatnamelere keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

 

 

 

Çocuk kitabı yazmadan önce çocuk edebiyatıyla ilgili miydiniz?

Açıkçası hayır. Kızımın kitaplarla ilgilenmeye başladığı yıllarda O’nun okuması için aldığım kitap ve dergiler (özellikle Doğan Kardeş) dışında ilgim yoktu. Hayatın nefes kesen zorlu yokuşunu tırmanırken çocuk kitaplarıyla ilgilenmek ‘lüks’ gelmiş olmalı. Ayrıca Ilgın büyürken öyle aman aman çocuk kitabı da yoktu. İlkokulda okurken eline Sait Faik’leri tutuşturup okumasını istemiştim, aklım o sıra neredeyse artık…

Kimleri okuyordunuz?

Soru çocukluk, gençlik dönemini kapsıyorsa yanıtım ‘Ne bulursam okuyordum’ olacak. Ömer Seyfettin’den Kemalettin Tuğcu’ya, Jack London’dan Cengiz Aytmatov’a. 70’lerin politik ortamı da düşünülürse zorla okuduğum Dimitrof, Gribçeva da bu listeye eklenebilir. Elbette şiir, başta Nazım olmak üzere bol bol şiir. Bunu daha önce de söylemiştim bir yerlerde, yineleyeceğim. Doymak bilmeyen, iştahlı bir okurdum ve okumaktan, okuduğum kitapları birileriyle paylaşmaktan haz duyardım. Çok okuduğumu bilip gören lisedeki tarih öğretmenim ‘Evladım sen satır, paragraf manyağı olmuşsun’ diyerek beni güldürmüş, mutlu etmişti.

Toplumcu gerçekçi anlayışla yazan hemen bütün yazarlar evimizde el üstünde tutulurdu, özellikle Rus olmak üzere klasikler de vardı. Anlayacağınız okudum da okudum.

Şiiri çok önemsediğinizi biliyorum. Nitelikli çocuk kitapları yazarak edebiyata katkı sağlayan biri olarak çocuklar için yazılmış şiirleri nasıl buluyorsunuz? Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Sennur Sezer’in yanına yaraşır birileri var mı sizce?

Şiir olmazsa olmaz, hala öyle. Bazen kendimi Cenap Şehabettin Elhan-ı Şita’ından ya da Nazım’ın İnsan Manzaraları’ndan dizeler mırıldanırken buluveririm.  Gençliğimde (ki bazen ortamını bulursam şimdi de yaparım) eşe dosta şiirler okurdum, ezberden ya da kitaptan. Kitaplığımda şiirin özel bir yeri vardır ve az buz da değildir, hacimlidir.

Dönüp dönüp okuduğum şairler vardır. Kızgınsam öfkemi artırsın diye elim İsmet Özel’e gidiverir. Derin kuyuların içine düşmüşsem Melih Cevdet, Oktay Rıfat, İlhan Berk yanı başımdadır, gece katlanılmaz hale geldiğinde Behçet Necatigil’i arkadaş edinirim, kırılmış küsmüşsem beni bana anlatsın diye Didem Madak ya da Birhan Keskin’den şiirler okurum. Böyle onlarca duygu durum ve hep şiir…

Yolculuklara bile şiir kitaplarıyla çıktığım olur. Örneğin son Ankara seferinde Sina Akyol külliyatından kitaplar çantamdaydı. Otel odasında yapayalnız kalınca nasıl da iyi geldi.

Çocuklar için az sayıda şair kalem oynatıyor, neden böyle bilemem ama sizin şairlere Süreyya Berfe, Haydar Ergülen ve İsmail Uyaroğlu’nu ekleyebilirim.

Çocuk kitaplarında fazlaca hazcı -lay lay lomcu- ve çatık kaşlı didaktik iki güçlü akım var, bu “sorunlu” yazma biçiminin  neden kaynaklandığını düşünüyorsunuz?

Kimler onlar diye sormayacağım, haklısınız var böyleleri. Bunun, hazcı ya da didaktik diye nitelediğiniz tarzda yazan yazarların ‘kendilerinden’ kaynaklandığını düşünüyorum. Dünya görüşleri, yaşamışlıkları, heybelerinde biriktirdikleri onları öyle yazmaya itiyor, galiba başka türlüsünü de beceremiyorlar.

Siz bundan sakınmayı nasıl başarıyorsunuz?

Bu övgü için teşekkür ederim. Sorunuzun yanıtı ‘az yazıyorum da ondan’ olabilir mi?

Bir söyleşisinde Behiç Ak: ” Yetişkinlerin çocuklardan tecrübesizlik öğrenmesi gerekir” diyerek tüm güzel şimşekleri aklımıza çaktırmıştı.  Formasyonunuz olan disiplini de göz önünde bulundurarak yetişkinlerin çocuklardan neler öğrenebileceğini söyler misiniz?

Behiç Ak çok haklı, ben de kendisine ek yapayım. Yetişkinlerin öğrenecekleri değil ama unuttukları ve hatırlamakta zorlandıkları şeyi söylemeliyim; sahici bir sadelik.

Tiyatronun kitaplarınızda yer alış ağırlığına bakarak sizin için vazgeçilmez olduğunu tahmin ediyorum. Çocukların tiyatroyla sağlıklı ilişki kurmasında klasik oyunların mı yoksa nitelikli çocuk oyunlarının mı öncelenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Tiyatro bende ukdedir. Olmayı istediğim ama beceremediğim şeydir oyunculuk. Şimdi ‘hayatı oynuyorsun ya!’ diye kendimi avutmayı da beceremiyorum, çünkü içimdeki ses ‘Evladım beceremiyorsun bırak oynamayı yahu!’ diyor. Günün birinde çocuk oyunu yazarsam dünyanın en mutlu insanı olacağımı da seziyorum, bakalım… Çocuk tiyatro ilişkisi üzerine söz söyleyecek yetkinlikte olmadığımın altını çizerek bencileyin şunu söyleyebilirim; klasik ya da modern, ne olursa olsun tiyatro çocuğa ulaşmalı, ulaştırılmalı.

Çarpık bir modernleşmenin yaşandığı bu ülkede kültür dünyamızın da bir ileri iki geri temposuna sahip olduğunu, temel adımlarda ciddi eksiklikler varken onlar giderilmeden güçlü kültür dünyasına ve kültür endüstrisine sahip ülkelere paralel yayıncılık yapmaya çalışıldığını böylelikle çok parçalanmış bir kültürel vasatın içinde dönüp durduğumuzu düşünüyorum. Örnek sadedinde şunu ekleyerek topu size atayım; Beatrix Potter’ın kitaplarının hiçbiri ortalarda yokken, Pippi Uzunçorap’ın baskısı yıllarca yapılmıyorken yeni  çıkmış ve çok satmış birçok yabancı yazarın kitaplarının hemencecik tercüme edilmesi  size neler düşündürüyor? 

İlk cümledeki yargınıza katılmamak mümkün değil ama şunun da bilinmesini isterim özellikle çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda biz hala işin başındayız, endüstri falan da oluşmuş değil…

Ne yazık ki yayınevlerimiz hımbıl, editörlerimiz tembel, eleştirmen değil tanıtımcılarımız var, pasta büyüyormuş gibi görünürken yazar ve çizerler perişan. Bizim ‘pazarda’ emek harcayıp da ‘sadece yazıyorum ve refah içinde yaşıyorum’ diyen yazar ya da çizer tanımadım. Varsa ne ala, ben yanılıyorumdur.

Durum bu bence ve ister istemez bir sürü nitelikli eser yeniden basılamazken, ‘pazarda’ çok satanın öne çıkması bana şimdilik anormal gelmiyor, böyle olmasını istemiyorum o ayrı.

Bir kitabınızda Sezen Aksu’nun –karga’nın rengi- adı geçiyordu. Buna dayanarak dinlemekten bıkmadığınız solistler veya grupları hatta klasik-modern bestecileri sorabilir miyim?

Sezen Aksu ‘Ufaklık’ serisinin ilk kitabında da sahneye çıkar, ne bileyim seviyorum böyle muziplikleri. Örneğin ‘Evliya Çelebi Gibi’ kitabımda da Bülent Ortaçgil, beni büyüleyen şarkılarıyla boy gösterir. Ha! Bu arada saydığım her iki ismi sevmeme rağmen ben bir klasik müzik hastasıyım. Bach ve Mozart baş tacım olmakla birlikte her an klasik batı müziği dinleyen biriyim (şimdi bu soruyu yanıtlarken radyodan Puccini’nin Turandot operasını dinlemekteyim.)

Evliya Çelebi ve “Seyahatname”  sizin için ne anlam ifade ediyor?

Evliya bence çağını, çağları aşmış bir bilim insanı. Galiba bir dil sürçmesine ömrünü adamış tek insan J Seyahatname için Enis Batur’dan yapacağım bir alıntıyla yanıt verebilirim, bence en derli toplu nitelemedir çünkü… “Seyahatname, bir tarih ya da coğrafya kitabı, bir siyasal belge, bir bilim araştırması, bir doğa kılavuzu, örf ve adetler üzerine bir inceleme olmadığı halde hem tümü, hem de fazlası olabildiyse, bunu Evliya Çelebi’nin yüzyılları aşmayı başaran bakış açısına borçluyuz.”

‘Evliya Çelebi Gibi’ kitabımın kahramanı olan çocuk da Evliya için buna benzer şeyler söylüyordu.

 

Piri Reis, Evliya Çelebi, Hezarfen… gibi çok önemli bilginlere ve tarihi karakterlere kitaplarınızın başköşesinde yer verdiniz. Bu seriyi (üstü örtük bir seri olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor) devam ettirme fırsatınız olsaydı özellikle kimleri eklemek isterdiniz?

Elbette yuva (mekân, ev, mabet, yapı ve yapıt, barınak…) kavramının çevresinde gezerken Mimar Sinan (yazacağım da, göreceksinizJ), düşüncesi bile cesaretimi kıran, bu nedenle galiba asla yazamayacağım ‘Karagöz ile Hacivat’…

Peki, hangi Karagöz karakterisiniz?

Bir arkadaşımın yakıştırmasıyla Beberuhi ama ben kendimi Tuzsuz Deli Bekir’e daha yakın buluyorum.

 

Tarihle ilişkiniz çerçevesinde bizi bir nebze gülümsetecek şeyler de sormak istiyorum: Tarihe mâl olmuş kişilerden hangisiyle tanışmak, hangisiyle dost olmak – Fight Clup’tan esinlendim garipsemeyin lütfen- ve hangisiyle kavga etmek isterdiniz?

‘Kavga etmek’ derken dövüşmeyi soruyorsanız 1921’in hemen öncesine gitmek ve bir sokak kavgasında Hitler’i bir daha insan içine çıkamayacak kadar hırpalamak isterdim.

Eliniz değmişken Hitler’in yanına birkaç kişi daha alsanız…

Onun yanında tarihe ‘zalim’ diye geçmiş herkesi de benzetmek isterdim… Yok! Tarihi kişilikle teşriki mesaide bulunmak anlamında soruyorsanız aklıma ilk gelen isim Şeyh Bedrettin.

Arşimed’le bir hamamda laflamaya, Molla Gürani’den Fatih ile birlikte ders almaya, Campanella ile Padova sokaklarını arşınlamaya, Dünyasal kantatlarından birini kendi klavseninde seslendirirken Bach’ı dinlemeye, 18 Mart 1871’de Paris’te kalabalıkların arasında olmaya, Tanpınar’ın Narmanlı Han’daki fakirhanesine davetsiz gidebilmeye can atacağımı da bilmelisiniz.

Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” kitabında; “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”  diye yazarak bir yığın olağanüstü değişim ve dönüşüm formülasyonunu sokmuştu zihnimize. Sizin hayatınızı tümden değiştirmese de ona boyut, derinlik katan kitaplar neler ve yazarlar kimler?

Okuduğum her kitap ve yazar diyeceğim. Üç beş kitap, yazar sıralayamam ama okuma serüvenimin ipuçlarını vermesi için şunu diyebilirim… Aziz Nesin de Efraim Kişon da beni güldürür. İlya Ehrenburg da Kemal Tahir kadar kıymetlidir. Virginia Woolf’u da Adalet Ağaoğlu’nu da severim. Yaşar Kemal’e hayranlığım Marquez hayranlığıyla eşittir. Enis Batur ile John Berger kitaplığımda kapı komşusudur. İhsan Oktay Anar’ın hemen yanı başında Amin Maalouf durur. Patricia Highsmith’in yerine şimdilik kimseyi koyamadım ama Türkçe polisiye de okurum. Eduardo Galeano gibi Nurdan Gürbilek’i de elimden düşürmem. Bilge Karasu, Tezer Özlü, Hulki Aktunç ile İlhan Durusel kitaplığın ‘koyu’ kısmında durur. Son bir yıldır hızla ‘genç’ kuşak yazarlara yetişmeye çalışıyorum, Mustafa Çiftçi, Aslı Tohumcu, Kerem Işık şimdilik bir adım öndeler.

Son olarak şunu sormak isterim size; Hölderlin’in “neye yarar yokluk zamanında şairler” dizesinden yola çıkarak, herşeye rağmen, “bir şeye yarayan” olarak gördüğünüz şey nedir? Her nevi yıkım, yokluk çağında anlamını yitirmeyen uğraş var mıdır?

Rençberlik, zanaatkârlık ve sanatkârlık.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 12.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...