Avrupa Düşüncesi Nasıl Oluştu?

Abdurrahman Üzülmez

Jacqueline Russ’a göre düşünce tarihi, felsefî doktrinler tarihinden farklı olarak insan ve toplum hayatını kapsayan bilim, din, hukuk, sanat ve edebiyat gibi gelişmeleri de içermektedir. Keza düşüncenin sadece “üstyapı” veya “izdüşüm” olarak görülmesi yerine “objektif varoluşa sahip olan ve uygarlıkları yaratıp şekillendiren dinamik güçler” olarak algılanması gerektiğini vurgulamaktadır. “Avrupa Düşüncesinin Serüveni” kitabında düşüncelerin kendilerine özgü bir gelişim çizgisi olduğunu varsayan Russ, bir taraftan bu düşüncelerin bir panoramasını sunmaya çalışırken diğer taraftan da bu düşüncelerin ortaya çıktığı koşullar, tarihsel olarak gelişimleri, çizgileri ve nihayet ulaştıkları “son nokta”yı tespit etmeye çalışmaktadır.

Kitabın başlığında da vurgulanan “Avrupa”nın ne anlama geldiğinden de söz açmak gerektiği açık. “Avrupa”dan kastın bir coğrafi bölge olmadığı kesin; üstelik kitabın alt-başlığında Avrupa’nın müteradifi olarak “Batı” kavramına yer verilmiştir. Bu durum ikisinin özdeş görüldüğünü bariz şekilde yansıtıyor. Zaten yazar da açıkça ABD’nin de Avrupa’nın bir parçası olduğu belirtiliyor. Ancak bu sizi yanıltmasın. Kitapta, özellikle Rönesans’tan sonraki dönem anlatılırken Avrupa, neredeyse sadece Fransa, Britanya, Almanya ve İtalya’dan ibaret… Diğer Avrupa ülkeleri ikincil, hatta üçüncül önemde sanki… N. Kopernik’ten (1473-1543) bahsedilmesi dışında Polonya’dan, S. Kierkegaard (1813-55) dışında Danimarka’dan bahsedilmiyor mesela. Hatta G. Galileo (1564-1642), Kopernik ve Giordano Bruno’ya (1548-1600) kitabın toplam hacmiyle kıyaslandığında uzun sayılabilecek derecede yer verilmişken aynı dönemin ünlü Danimarkalı astronomu Tycho Brahe’nin (1546-1601) adı dahi geçmiyor. Acaba gözden ben mi kaçırdım diye dizine baktım. Ama orada da adına rastlayamadım. Herhalde bu basit bir unutkanlık olmasa gerek. Rusya başta olmak üzere doğu Avrupa’nın “Avrupa/Batı” kategorisinin içinde algılanmadığı toplumcu açık… Bunu, “Avrupa”dan kastın Katolik Avrupa (Protestan mezheplerin de Katolikliğin içinden çıktığı unutulmamalı) olduğu, Ortodoks Hıristiyanlığın -nedenine aşağıda değindiğimiz Yunanistan hariç- bunun içinde görülmediğinin göstergesi olarak okuyabiliriz. İlginçtir ki eserin Fransızca orijinalinin yayınlandığı 1998’de Avrupa Birliği, sınırlarını orta ve doğu Avrupa ülkelerinin de içeriye alınması için çalışmalara çoktan başlamıştı.

Avrupa Düşüncesinin Serüveni
Jacqueline Russ
Çev: Özcan Doğan
Doğu Batı Yayınları

Burada Avrupa’nın sınırlarının nasıl çizildiğine geliyoruz. Sahi Avrupa’nın sınırları nereye kadar uzanır veya nerede biter? Keza bu sınır tarihsel olarak sabit mi kalmıştır yoksa değişken midir? Russ bu soruları sormak ihtiyacı duymuyor. Sanki Avrupa muhayyel bir icat değil, zaten var olan oluşum ve fikirdir. Ona göre “Avrupa düşüncesi Roma İmparatorluğu’nun kuruluşundan itibaren sürekli karşı karşıya gelen iki farklı dünya tasavvuru –Yunan ve Yahudi-Hıristiyan düşüncesinin çatışmasının ürünüdür.” Siz bu çatışmayı din (Kilise)-bilim/özgür düşünce çatışması olarak okuyunuz. Elbette ki “Avrupa” çeşitli çatışmalardan bağımsız anlaşılamaz. Mesela en azından Müslümanların Endülüs ve Sicilya’yı ele geçirmesinden itibaren Müslümanlarla/İslam’la çatışarak kendini inşa etti. Gene bu çatışma kendi içinde sadece bir din-bilim çatışması olarak tezahür etmedi. Reform ve sonrası gelişmeler aynı zamanda Katolikliğin içindeki çatışmaya da işaret eder. Keza Roma tarihindeki “partici-plep” mücadelesinin gene sınıflararası mücadele olarak devam etmediğini söylemek mümkün mü? Bu mücadelenin düşünsel gelişim üzerinde bıraktığı tesir de inkâr edilemez elbette. Zira Avrupa’nın kendisini “öteki” üzerinden tanımladığı ve kendi kimliğini bu şekilde inşa ettiği bir mütearifedir. Gene doğu ve orta Avrupa’nın bir kısmı uzun yıllar Osmanlıların egemenliğinde kaldı. Rusya’ya gelince; batı Avrupa’da bugün bile Avrupalı olarak görülmediğini izaha gerek yok. Bir icat olarak Avrupa’nın oluşumunun tarihsel olarak sınırlarının değişiminin izahını bir tarafa bırakıyoruz. Bu konuda ayrıntılı bir okuma için Gerard Delanty’nin Avrupa’nın İcadı (Çev. Hüsmettin İnanç, 3. Baskı, İstanbul: Adres, 2013) adlı eserine bakılabilir. Burada sözü edilen tarihsel gelişim şemasından da bahsetmek yerinde olacaktır. Kitapta Avrupa medeniyetinin ve bunun bir sonucu olarak Avrupa düşüncesinin kaynağına kadim Yunan ve Roma medeniyeti yerleşiyor. Bunun, XVIII ve XIX. yüzyılda kadim Yunan medeniyetinin “Batı medeniyeti” tarafından –en başta sanat tarihi üzerinden- sömürgeleştirilmesinin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. (Çağdaş Yunan kimliğinin yaratılması da bu realitenin Yunan aydınları tarafından kabullenilmesi, bir başka kadim Yunan’ın [dolaysıya Yunan kimliğinin] “Batı”nın bir uzantısı haline getirilmesinin sonucu.) Medeniyetin tarihsel gelişim çizgisi ise Mezopotamya’dan başlatılıyor elbet. Mısır, İbrani ve Fenike medeniyetleri üzerinden kadim Yunan medeniyeti, sonra da Roma medeniyeti doğuyor. Daha sonra kuzeye yönelir her batı ülkesini ayrı ayrı modern döneme taşıyor yazar. Bu tarihsel şema (medeniyetin yolculuk şeması), vaktiyle J. Winkelmann’ın (1717-1768) kurguladığı şemadan farksız. Zaten günümüzde dahi arkeoloji müzelerinde objelerin sergilenmesi (siz insanlık tarihinin veya medeniyetlerin gelişiminin kurgulanması olarak okuyunuz) bu şekildedir. Russ’ın düşünce tarihini anlatan kurgusu da sözkonusu medeniyet tarihi kurgusunu benimsediğini göstermektedir.

Medeniyetin gelişim kurgusu demişken, Russ’ın gerek bu tarihsel şemanın ve gerekse genel manada Avrupa düşünce tarihini anlamlandırırken muhafazakâr olduğunu belirtmeden geçemeyiz. Avrupa düşüncesinin tarihsel gelişimi süreklilikler esas alınarak anlatılıyor zira. Bu çerçevede kadim Yunan’da var olan doğa düşüncesi -her şey phusis’ten (doğa) doğar düşüncesi- ile “Natüralizm” ve “Rasyonalizm” arasında devamlılık olduğunu ileri sürmektedir. Gerçi aydınlanmanın ürünü natüralizm ve rasyonalizme tepki olarak “Romantizm” gibi akımlar da ortaya çıkmıştır. Ancak bu durumun ana-akımı belirleyici olmadığını ve tarihsel gelişime mani olmadığını düşünmektedir.


“Rönesans ve Aydınlanma Çağı iki önemli kırılma noktası olarak işaretlenmiştir. Russ’ın (gelecek) projeksiyonuna göre bir diğer kırılma noktası ise XX. yüzyıldır. Çünkü “Modern Zamanlar”a yön veren XVIII ve XIX. yüzyıl felsefelerinin ve sair kavramsal şemaların (Yahudi-Hıristiyan geleneği, Yunan natüralizmi) yetersizliği bariz bir şekilde anlaşılmıştır artık.


Ancak sürekliliğin vurgulanması, kırılma noktalarının olmadığı/inkâr edildiği yanılgısı yaratmasın. Önemli kopuş noktalarına da dikkat çekilmektedir. Rönesans ve Aydınlanma Çağı iki önemli kırılma noktası olarak işaretlenmiştir. Russ’ın (gelecek) projeksiyonuna göre bir diğer kırılma noktası ise XX. yüzyıldır. Çünkü “Modern Zamanlar”a yön veren XVIII ve XIX. yüzyıl felsefelerinin ve sair kavramsal şemaların (Yahudi-Hıristiyan geleneği, Yunan natüralizmi) yetersizliği bariz bir şekilde anlaşılmıştır artık. Sözkonusu “mücadele içinde ulaştığımız noktada, insana ve evrene dair bu tasavvurlar kendi sınırlarını keşfetmiş ve kesin bir zafere ulaşmanın imkânsızlığını görmüştür. Bizleri yeni bir dünya tasavvuruyla buluşturarak bu sonuçsuz kavgadan çıkmak, bu anlamsız savaşı aşmak XXI. yüzyılın eseri olacaktır.”

Son olarak Russ’ın şu soruya verdiği cevap ve bundan hareketle ileri sürdüğü öngörüye kulak verelim: “Yahudi-Hıristiyan Tanrı ile Helen kozmolojisinden miras alınan Doğa arasındaki iki bin yıllık mücadele nasıl bir boyut kazanır? Bu ikisi arasındaki çatışmalar artık eskisi kadar şiddetli değildir. Hıristiyanlık gücünü kaybeder, çünkü Avrupa düşüncesi temel itibariyle laikleşmiştir; bununla birlikte logos da yeniden sorgulanma halindedir; bu sorgulama Hıristiyanlık inancı nedeniyle değil, akıl düşüncesini etkileyen içsel kriz nedeniyle gerçekleşir. Antik Yunan’dan gelen akılcı söylem artık sınırlarını açık bir biçimde fark eder. Öte yandan, Doğa düşüncesi çağdaş felsefi ve epistemolojik alanı aydınlatır. Yunan natüralizmi XXI. yüzyıla yön verecektir belki de.”

Yaşasaydı bugün de aynı öngörü çerçevesinde mi düşünürdü Russ? Bilmiyorum, ama aklıma takılan soru bu.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 5.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...