Beden Terbiyesi: Biyopolitika

 Yağız Gönüler

Biyopolitika, özellikle Avrupa yakın siyasi tarihine damgasını vurmuş ve artık ülkemizde de telaffuz edilmeye başlanan bir kavram. Bu kavramı ilk kez Michel Foucault kullanır, akabinde Giorgio Agamben, Antonio Negri ve Micheal Hardt hem eleştirir hem de geliştirir. Utku Özmakas, Temmuz 2018’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Biyopolitika: İktidar ve Direniş adlı kitabında bu üç ismin biyopolitika düşüncelerini derinlemesine irdeliyor. Bunu yaparken biyopolitika’nın gittikçe popülerleşmesinden değil, tarihi seyrinden ve günümüzdeki gerilimler arasındaki bağlantıdan yararlanıyor. Bu yönüyle hem özgün hem de ilham veren bir çalışma ortaya koyuyor.

Foucault için biyopolitika; nüfusu ekonomik bir kaynak olarak gören, insan bedenini de siyasete dâhil eden bir iktidar biçimidir (biyoiktidar). İnsan, siyasetin öznesi değil nesnesi durumundadır artık ve bedeniyle vazgeçilmez bir siyasi strateji malzemesidir: Nüfus sayımları, aile planlaması, sansür, kameralar, anketler… Cinselliğin Tarihi’nde Foucault’ya “En ufak hakikat kırıntısı bile siyasal koşullanmaya tabidir,” dedirten, biyopolitikanın ta kendisidir.

Agamben’e göreyse biyopolitika bedenin çıplaklığıyla ilgilenir. Foucault’ya göre modern dönemle doğrudan bağlantılı olan biyopolitika-beden ilişkisi, Agamben’de Antik Yunan’a kadar gider. Dolayısıyla politika zaten insan bedenine temas eden, gerektiğinde ondan faydalanan bir şeydir. Ancak modern zamanlardan sonra bu siyaset-politika ilişkisi yerini siyaset-çıplaklığa bırakmıştır. Burada Foucault’nun hapishane, tımarhane, üniversite, fabrika gibi kurumlar üzerindeki disiplin biçimlerini yorumlamasıyla biyopolitika-modernleşme arasında bir bağ görmek de mümkündür. Çıplak olan beden dışarıdadır ve bu dışarıya kamplar, mülteciler de dahildir. Özmakas’ın tercih ettiği gibi, Theodor Adorno’nun “Egemenlik mekanizması, yol açtığı acıların görülmesini de önler” cümlesi, Agamben’in biyopolitika yorumuna çok iyi bir giriş niteliğindedir aynı zamanda.

İktidar ve Direniş, titiz bir kronolojiye sahip. Utku Özmakas giriş bölümüyle önce okuyucuyu kitaba hazırlıyor. Gilles Deleuze’ün “Bir insanın portresini yaparmış gibi bir düşüncenin portresi yapılabilir” sözünün ilhamıyla, biyopolitika kavramanın bir portresini çizmek için kollarını sıvamış. Özellikle “hareket halinde” olan, bazı düşünürlerin genişlettiği, bazı düşünürlerinse darlaştırdığı kavramlar bir araştırmacı için şüphe yok ki mayın tarlasıdır. Burada araştırmacı bize kavramı topyekûn açıklamaktansa onun politik ve entelektüel gerilimlerini ifade etmeye çalışacağı yönünde bir uyarı yapıyor. Zaten biyopolitika da hem isminden hem de cisminden anlaşılacağı üzere ciddi bir gerilimle yüklü. Yazar asıl amacını “kavramın çevresinde oluşan düşünsel enerjinin politik bir fazdayken nereye kadar ulaşabileceğine, nelere temas edip nerede etkisiz kaldığına dair bir öngörü zemini oluşturabilmek” olarak açıklıyor.

İlk bölümde Michel Foucault’nun rehberliğinde biyopolitika kavramının ortaya çıkmasına ve gelişimine tanıklık ediyoruz. “Özne ve iktidar” bölümün başrol oyuncuları. Biyopolitikanın teoriden pratiğe geçişi için örneklerle dolu bir bölüm: Yönetimsellik, güvenlik, nüfus, istatistik, haritalama, klasik aile modelinin terk edilmesi, politik ekonomi, rekabet, insan sermayesi.

İkinci bölümde Giorgio Agamben’in fikirleriyle, yukarıda bahsettiğimiz gibi Foucault’nun açıp genişlettiği biyopolitika kavramı “potansiyellik”, “kamp”, “gelen toplum” gibi ara başlıklarla bir nevi şekilleniyor. Agamben Foucault’nun “İktidar ilişkileri beden üzerinde doğrudan bir müdahalede bulunmaktadır” yorumunu bu bedenin çıplak oluşuyla vurguluyor. Yani iktidarın “hedefinde” bedenin çıplaklığı yer alıyor ve bu çıplaklık ben ile öteki arasındaki uçurumu siyasi düzlemde de belirginleştiriyor, gittikçe açıyor. Bedenin hem siyasi (biat) hem de ekonomik (üretim) olarak kullanılabilir bir forma kavuşturulması, biyoiktidar olmanın alametifarikası.

Üçüncü bölüm, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin üretim, çokluk, yokluk, emek ve yeni proleterya fikirleri üzerinden bir biyopolitika tanımı çiziyor. Hardt-Negri, biyopolitika kavramını 20. yüzyıla atıfla kullanarak aslında hem Foucault’dan hem de Agamben’den ayrılıyor. İmparatorluk ve Çokluk kitaplarında da izlenebileceği üzere biyopolitika kavramı “ölüm/ölü üzerinde hâkimiyet”e kadar uzanıyor. Bu da akıllara öldürüldü/ölü olarak ele geçirildi “deyim”ini getiriyor. Thomas Lenke’nin Biyopolitika’sından, bu kavramın ne zaman ve hangi konular üzerinde bir düşünce aracına dönüştüğünü hatırlama zamanı şimdi. 11 Eylül’den sonra: teröre karşı savaş, neo-liberalizmin doğuşu, ırkçı ideolojiler, soykırım politikaları, çevre meselesinin idaresi, kök hücre araştırmaları, insan kopyalama, biyotıbbi ve biyoteknolojik yenilikler… Biyopolitika kavramının yanında biyotıp ve biyoteknoloji eklendiğinde, insan hayatının her şeye rağmen uzatılmaya çalışılması ve bu uzun ömrün maksimum üretime “ayarlanması” üzerine yapılan çalışmalar geliyor insanın aklına. Guantanamo ve Ebu Gureyb birer örnek.

Utku Özmakas’ın bu özel çalışmasıyla birlikte biyopolitika kavramının gelişim seyrini detaylı biçimde görmek mümkün. Foucault ile başlayan, Agamben’in eleştiri-yorumuyla farklı bir yere evrilen, Hardt-Negri çizgisiyle daha “şiddet”li ve güncel bir boyut kazanan biyopolitika konusunda Slavoj Zizek de zamanında bir hatırlatma yapmıştı Stalinizm ya da Stalin İnsanın İnsanlığını Nasıl Kurtardı kitabında: “Aleksey Gastev, daha 1922 yılında ‘biyomekanik’ terimini kullanmış olan bir Bolşevik mühendis ve şairdi; bu kült içinde insanla makinenin kaynaşacağı bir toplum vizyonunu araştırıyordu. Gastev Emek Enstitüsü’nün başındaydı, burada işçilerin makine gibi davranması için deneyler yapılıyordu. İnsanın mekanikleşmesini evrimin bir sonraki adımı olarak görüyor, şu hayali kuruyordu: Bir ütopya, ‘insanların’ yerini ‘A, B, C ya da 325, 075, 0 ve benzeri’ şifrelerle tanımlanan ‘proleter birimlerin’ alacağı bir ütopya… Mekanik kolektivizm proletaryanın psikolojisindeki bireysel kişiliğin yerini alacak. Artık duygulara yer olmayacak, insan ruhu artık ‹bir çığlık ya da gülüşle değil bir basınçölçer ya da hızölçerle ölçülecek. Bu düşte, günümüzde biyo-politika denen şeyin ilk radikal formülünü görmüyor muyuz?”

Biyopolitika kavramına harikulade misaller içermesi açısından Yiğit Akın’ın Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet’te Beden Terbiyesi ve Spor kitabı da dikkatle okunması gereken bir diğer eser. Özellikle ülkemizin erken cumhuriyet döneminde biyopolitikanın spor alanında nasıl kullanıldığına, nüfus-sağlık politikalarında nasıl kritik bir parça olduğuna, devletin nasıl bir sosyal disiplin yöntemine dönüştüğüne müthiş bir örnekti spor, spor müsabakaları ve kulüpleri. Hemen küçük bir örnek verelim kitaptan. Bülent Ecevit, 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’nda tayt giyme mevzuunda güreşçi Harun Doğan’ın Türkiye adına güreşmeyi protesto etmesi karşısında “Bize güreşçinin ideolojisi değil, başarısı lazımdır,” der. “Bize ham beygir gücünde hayvanlar lazımdır” ise biyo-politik karşılığıdır bu sözün. Akın’ın önemli bir yorumu şöyle: “(…) beden terbiyesinin tarihsel ve sosyolojik değeri, gerçek verimliliğin ötesinde, onun bir biyo-iktidar stratejisi olarak kullanılmasında yatar ki bu biyo-iktidar esas olarak uysal ve üretken bedenler yetiştirilmesiyle ilgilidir.”

Biyopolitika ortaya çıkışından şimdiye dek hep beden üzerinden ilerliyor, gelişiyor. Aşkın bir boyutta seyrediyor. Artık içkin olana bakmamız, daha fazla içselleşmemiz, içeriye dönmemiz gerekebilir. Bu belki de makro boyutta olmasa da mikro anlamda insan temelli bir koruyucu yaklaşım ortaya çıkarabilir. İşte vardığımız yer neticesiyle, Erdoğan Özmen’in Birikim’deki yazısını (11 Temmuz 2018) bağlarken yaptığı öneriyle bitirelim biz de: “Velhasıl, gözümüzü otoriter figürlere, onların yapıp ettiklerine değil, topluma, oradaki müşkülat ve açmazlara, müşterek zayıflık ve yetersizliklerimize çevirmek en hayırlı ilk adım olacaktır. Kendimize çevireceğiz bakışımızı. Tüm bu melanetleri toplumdaki çözülmenin semptomları olarak görerek başlayacağız. Olanları ince ince ve acele etmeden düşünmek ve anlamak için. Tarih sahnesine çıkmamız, sahici bir kardeşlik, eşitlik ve adalet sözleşmesiyle mümkün olacaksa şayet… Biz buna inanmaya hâlâ devam ediyorsak.”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 35.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...