Bu Ben Değilim, Hazdan Erince: Kurgu Hepsi

Asuman Susam

Orçun Ünal’ın Bu Ben Değilim’i iyi bir öyküler toplamı ötesinde olduğu için okurunu hakkında konuşmaya kışkırtan bir kitap. Kitabın iyiliğini anlatmak için sunabileceğimiz edebiyat eleştirisi ve incelemesine dair pek çok geçerliliği olan, işleyen klişe cümle kurulabilir. Hiç indirgemeci bir yaklaşım da olmaz bu. Dilinin temizliği, berraklığı, derinliği, olgunluğu; yazarın ritmi önceleyen titizliği, duyuş derinliği metinlerin yalın, akıcı, açık ve yoğun anlatımını kurmada en önemli gücü olmuştur diyebiliriz. Baştan sona tematik akrabalıkları önceleyen ardışıklıklarıyla öyküler, bütüncül bir okumaya olanak veriyor; bu da yazarın belli bir mesele, dünya fikri etrafında okuru tartışmaya, düşünmeye davet ettiği yeri belirginleştiriyor da diyebiliriz. Bu, yazarın edebiyatla düşünsel olarak nasıl bir bağ kurduğunu bize sağlam argümanlarla ve açıkça anlatıyor. Hemen göze çarpan, her öyküde başka denemelere yelteniş yapıyı önceleyen, formu da içerikle birlikte konuşturmak isteyen bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu da gösteriyor. Üsluba ilişkin dilin sınırlarını aşındırmaya kalkışlar, kurguya ilişkin cesur denemeler yazarın yenilikçi bir tavrının olduğunu da okurlara daha ilk elden metinlerin görsellikleriyle de söylüyor. Başka yazarların da deneyebileceği/diği türden bu özellikler Ünal’ın öykülerinde tutmuş, olmuş oturmuş, bir deneme oluştan kurtulup metni varlık kılmış.

Çok metafizik bir şey söylediğimin farkında olarak okurluğun, okumanın da bir kader çizgisinin olduğuna inanırım. Bu Ben Değilim’in hemen ardından okuduğum Ricardo Piglia’nın Son Okur’u bu inancımı pekiştiren okuma, okurluk deneyimlerine dair etkileyici örneklerle doluydu. Okuduğum kimi pasajlarda durup önceki okumalarıma dair düşünürken hatırladığım metinlerden birinin de Ünal’ın kitabı olması pek de rastlantı sayılmaz. Son okumalarımdan biri olması ise hiç gerekçe olamaz. Anında zihin çöplüğümüze giden ne metinler var, değil mi?

Bu Ben Değilim, iyi bir metin olmanın ötesine yazarının okurluk, okuma deneyimiyle geçer. O nedenle aslında kitaptaki hiçbir metin sabit ve bitmiş değildir. Okuma bir çeviri eylemidir de aynı zamanda, bir yeniden yazım. Bu cümleleri yazarken de, Ünal’ı okurken de, Piglia’nın yazdıkları üzerine düşünürken de çok katmanlı bir yenidenyazım sürecini gerçekleştirdiğimin farkındaydım. İşte, sanırım okumak bu deneyim açıklığının eşsizliği nedeniyle bile yazma eylemiyle boy ölçüşebilir. Yazarları biricik yapan, metinleri eşsiz ve unutulmaz kılan bu okurluk-okuma deneyimleri. Bu deneyimi mümkün kılansa sanırım iyi bir okur olmak zorunda olduğunu bilerek yazan bir öznenin öncelikle dünyayı, sonra kendini ve önceki iyi metinleri okuma gücünde saklı. Bu Ben Değilim’in gücü yazarının her şeyden önce iyi okurluğundan geliyor. Anlatımdaki parçalı hal, anlatıcı öznenin beninin bölünmeleri, öykülerdeki benlerin tekrar ve tekrar başka gerçeklik noktalarından yeniden kurulmaları, bu çokun sesini duyuruştaki üslupçu özen çok iyi bir yazar marifetinden öte yazarın çok iyi bir okur oluşuyla doğrudan ilişkili.

Bu özelliğin üzerinde ısrarla durmak gerektiğini düşünmemin özellikle iki nedeni var. Birincisi, özellikle öykünün vasat ötesi bir çizgide seyrettiğini düşündürtüyor bana okuduğum metinler. Bunun iyi okur olmayan yazarlıkla doğrudan ilişkisi var. Ünal iyi okurluğunu yaratıcılıkla konuşturmuş bir yazarın bilincini taşıyor. Bunun için sezgisel de olsa bu metinlerin yazarına başka bir yerden güvenip okuma boyunca yazarla doğrudan bağ kuruyorsunuz. Kahramanları, olan biteni ikinci plana itip yazarla metnin neliği üzerine okuma boyunca konuşuyorsunuz. Tuzaklar, salvolar, göndermeler, yenidenyazım denemeleri içinden.

Bu, yazarın iyi okurluğu üzerinde düşünmekteki ısrarımın diğer bir nedeniyse metinlerarasılık klişesi üzerinden Ünal’ın çabasının basit bir postmodern oyunsuluğun içine ilk elden sabitlenme tehlikesini taşıması. Aslında ilk örneklerini modernistlerde, hatta erkenci modernistlerde gördüğümüz pek çok kurgu ve dil-anlatım yöntemi ve aracı her dönemde ve yazarda amaca yönelik başkalıklarla kullanılagelmekte. Bu metinlerde yazarın metinlerarası gezintileri, göndermeleri, atıfları onun iyi okurluğunu sağlamıyor. Belki minik bir parçası olabilir yalnızca. O metinlerle kendi otantikliği içinde anlam ve anlatım bağı kurma derinliği, kendi metninin dilsel ve anlamsal katmanlarıyla öteki metinler arasında kurduğu iletişimsel bağ onu başka kılıyor.

Bu Ben Değilim, genç bir yazar için çıtası yüksek bir yazarlık cüreti. Henüz ikinci kitapta özel bir yazarlık çabasının son derece net göründüğü söylenebilir. Bu yazarlık çabası nasıl ve nereye evirilecektir? Bunu kestiremesek de özel ve titiz bir yazarla karşı karşıya olduğumuz kesin. Yazarın dile dair hassasiyeti de gözle görünür türden. Cinsiyetçi çapaklara rastlamamak; eril, hegemonik söylemin kabuklarını soyarak mikrokozmoslar kurması da iyi. Ancak merakla şunu da eklemeli: Ünal’ın mikro evreni hep erkeklerden oluşmakta. Kadınlar eser miktarda ve etki güçleri neredeyse hiç yok. Karanlık ıssızlık anlatıları olan öykülerde belki Ünal kadim erkeklik sözleşmesi üzerinden ve onu açık etmek, aşındırmak için tematik bağlantılarla sözünü kurmak istemiştir. Bu saptamayı kesinleştirmek için daha derin ve yakın okumaları tek tek öyküler üzerine gerçekleştirmek başka bir çalışma işi.

Gerçekle ilişkisini de bir sökme deneyimi olarak kuran bir yazar Ünal. Dilin ve kurgunun zorlanması, sınırlarını genişletme çabası ile bu sökme deneyiminin doğrudan ilişkisi var. Yazı onda hakikatin genişleme, değişme alanı gibi. Sanki hayatın yetmediği yerde metin sonsuzluğuyla, açıklığıyla yazarın imdadına yetişmek, oyunu tanrısal bir iradeyle yeniden kurması içindir. Bu metinlerdeki metafizik, o tanrısal iradeyi arzulamakla onu ele geçirmenin imkânsızlığı arasındaki yangıdan doğmuş gibidir Ünal’da. O nedenle öykü deyip geçemeyeceğimiz melezliğe, türsüzlüğe göz kırpan bu metinler tuhaf, yaban, ayrıksı bir hal değiştirme, genleşme, genişleme, gerçeği değiştirme ve yeniden yapma yeridir.

İnsanın çekirdeğine merak, onu arama çabası tüm öykülerde hissedilir. Hemen pek çok yazarın, şairin kayıtsız kalamayacağı konular onun üslubuyla başka bir karakteristiğe bürünmüştür. Hafızanın, geçiciliğin, ölümün, zamanla, tanrıyla, varoluş ve varlıkla hesaplaşmanın, bunlara dair merakın ve sonsuz boşluktan, sesten ve sessizlikten olan/doğan insanın iç macerasıdır BBD. Teklik, ikilik, çokluk, hiçlik, yarımlık derttir ve derttendir. Hepsi hayattan alınan yaralarla gösterilmeye çalışılır. Bu metinlerde yazarın eli, tanrının elinden umduğumuz merhameti taşımaz. Sıcak, romantik ve renkli bir eda, bir ton ararsanız bulunmaz. Taşın sert suskunluğu, gerçekçiliğin netliğinden doğan sarsıcılık, hayatın parçalı, kaotik, bilinmezliğinden beslenen melankoli… Bunları arasanız bulursunuz. Kaybolmuş bir öznenin kurtuluşsuz, çıkışsız bir varlık olarak içe kaçan çığlı, parçalanmış, kaybolmuş, tanrısı tarafından terk edilmiş insanın parçalarını bulma ve birleştirme çabası ve bunun artık imkânsızlığı, sesine yabancı benin sözünü bir türlü kuramayıp sessizlikte boğulması ve daha fazlası.

Bu yazıda metinlerin yorumlanışına dair de bir şey bulamayacaktır okur. Bunun için kitaba gitmek gerekecek. BBD’le iletişim bağımı bir okur olarak metinlerin kişileriyle değil o evreni yaratan yazarla kurmayı, dolayısıyla da içeriğin yorumlanmasından çok yapıyla, kurguyla ilgilenmeyi seçtim. Yine de çok kişisel bir not kabul edilmesi kaydıyla 1+1’deki (OSMAN HAMDİ) HOMEM DUPLİCADO öyküsüne ayrı bir dikkat gösterilmesini dilerim. Toplam içindeki şahika kanımca o.

Dekadans ve Ölüm’den BBD’e varış, deneyselliğin uç boylarından dilin varlık alanına bilinçli çekiliş olarak görülebilir. Çekilmek ve yön değiştirmek her zaman gerileme değildir. Başka başkalık alanlarını deneme cüretidir de aynı zamanda. Bir yazarın kendini koruma ve ilerleme biçimi de denebilir buna hatta. Burada dilin varlık alanına çekiliş başka olanaklarla yazınsal dili yeniden geri çağırma olarak okunmalı. Barthes Yazının Sıfır Derecesi’nde “Yazı ve Sessizlik”te sanki Ünal için konuşur: “Yazı gerçekten yazınsa, dil, rahatsız edici ve dizginlenemez bir edim olacak yerde, insanın boşluğu karşısında bir cebirden daha yoğun olmayan salt bir denklem durumuna ulaşırsa, o zaman Yazın yenilmiş, insan sorunsalı ortaya çıkarılmış ve renksiz olarak verilmiştir. Yazık ki bu ‘ak yazın’dan daha sadakatsiz bir şey yoktur; başlangıçta bir özgürlüğün bulunduğu yerde alışkılar oluşur, bir katılaşmış biçimler ağı söylemin ilk tazeliğini sıktıkça sıkar, belirsiz dilin yerinde bir yazı doğar yeniden. Yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratımının öykücüsü olur, toplum yazısını bir ‘tarz’a dönüştürür ve onu kendi biçimsel söylemlerinin tutsağı olarak geri yollar.”

Orçun Ünal, yazarlığın bir bilinç ve birikim işi olduğunun çok farkında. Bitmeyen bir arayış ve cüret işi olduğunun farkında olduğu gibi. O nedenle pasajda işaret edilen tehlikenin de farkında olmalı ki ikinci kitapta bir başka oluş yoluna girmiş. Burada söz konusu olan çekirdeğin, tözün kaybedilmesi pahasına bir dönüşüm değil elbette. Derdi de zeminde çakıldığı yerde zaten. Başkalaşmaktan korkmamak özel bir devam gücü demektir. Bu da yeni ile sıkı ve yakın bir bağı gerektirir. Yazı ve Yorum’da “Metnin Tadı” bölümünde Barthes yine yazar için devam eder:

Yeni bir moda değildir, bir değerdir, her türlü eleştirinin temelidir. […] Bugünün toplumunun yozlaşmasından kurtulmak için yalnız bir yol kaldı artık: İleriye kaçış: her eski dil hemen saygınlığını yitiriyor ve her dil yinelenir yinelenmez eskiyor. Oysa iktidarın koruması altında üretilen yayılan dil, koşulu gereği bir yineleme dilidir. Bunun karşısında yeni erinçtir. Güçlerin günümüzdeki görünüşü de bundan kaynaklanmakta: bir yanda bir kitle düzleşmesi- erinç dışı düzleşme, ille de haz dışı değil, öbür yandaysa yeniye doğru tutkulu bir atılım, söylemi yok etmeye dek varabilecek, çılgınca bir atılım: kalıbın altına itilmiş erinci tarihsel olarak yeniden fışkırtma girişimi. Karşıtlık […] her zaman ve her yerde kural ile kuraldışı arasındadır. Kural kötüye kullanmadır, kuraldışıysa erinç.

Ünal hazdan değil erinçten yana bir yazar. Şaşırtarak, kuraldışı yolları seçerek ilerlemeye devam edecektir.

Tam burada hikâye bitiyor. Halbuki hiçbir şey gerçekten bitmez. Yalnızca susulur, o kadar. Boşluklar da cabası.

Bu Ben Değilim Orçun Ünal Everest Kitap
   Bu Ben Değilim
   Orçun Ünal
   Everest Kitap

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 34.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...