Bilinmeyen Bir Ada: Jose Saramago

 Cemre Cemri

“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Jose Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı törendeki konuşmasında söylüyor bunları. İnsanın yanındakini görmeden, umursamadan yaşamasına ve iktidarların insan hayatını değersizleştiren tutumuna karşı hayatı boyunca mücadele eden yazar, kitaplarında da bu konulara eğilmiş; kendine özgü ironisiyle insanlığın içinde bulunduğu durumun yıkıcılığını, yeşeren bir umutla göstermiştir.

1922’de Portekiz’de küçük bir köyde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Saramago, henüz çok küçükken ailesiyle Lizbon’a taşınır. Ekonomik zorluklar sebebiyle yükseköğrenim yapamaz ve çeşitli işlerde çalışmaya başlar. İlk romanı 1947’de henüz 25 yaşındayken yayımlanır; kitap, yayımcının isteğiyle The Land of Sin ismiyle basılır. Bundan sonra uzun yıllar yeni bir kitap yazmaz; yayın yönetmenliği, gazetecilik, eleştirmenlik gibi çeşitli işler yapar. Aynı zamanda çeviri yapar; Tolstoy, Maupassant, Baudelaire, Hegel gibi birçok yazarın eserlerini Portekizce’ye çevirir. 1969 yılında Portekiz Komünist Partisi’ne katılır. 1966 yılında yayımladığı şiir kitabı Possible Poems’le edebiyat dünyasına geri dönen ve ardından çeşitli türlerde kitaplar yayımlayan Saramago 1977’de, Ressamın El Kitabı’yla romancı kimliğine geri döner. Geniş çapta tanınırlık kazandığı romanı ise Baltasar ve Blimunda (1982) olur. Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl (1984), Yitik Adanın Öyküsü (1986) ve Lizbon Kuşatmasının Tarihi (1989) romanlarının ardından 1991’de yayımladığı İsa’ya Göre İncil, Portekiz’de çok ciddi yankı uyandırır, kitap sansürlenir. Kilise tarafından aforoz edilen Saramago, süren baskılar üzerine eşi Pilar del Rio ile birlikte Portekiz’i terk edip Kanarya Adaları’na bağlı Lanzarote’ye yerleşir ve 2010 yılında ölene kadar yaşamını burada sürdürür.

Saramago’yu edebiyat dünyasında bu kadar özel bir yere taşıyanın ne olduğuna cevap, üslubunda ve kitaplarına konu edindiği kavramlara cesur yaklaşımında gizlidir. Saramago, hayattaki dik duruşunu oluşturduğu yazı dilinde de gösterir; romanlarında klasik imla kurallarına kafa tutar, cümleleri iç içe geçirip diyalogları tek bir paragrafta sadece virgüller ile ayırarak bazen sayfalarca sürdürür, anlatıcılarıyla okuyucuyu şaşırtır ve bazen zorlayıcı olabilecek cümle yapılarıyla, tadına varıldığında vazgeçilemeyen, akıcı ve sade bir üslup kullanır. Yazarın okuyuculara bir de tavsiyesi vardır; “Onlara kitaplarımı yüksek sesle okumalarını öneririm, böylece ritmi yakalayabilirler; çünkü sözlü anlatımın yazıya dökülmüş hali bu. Bu, insanların birbirlerine hikâyeler anlatırken kullandıkları biçimin yazılı versiyonu.”

Kelimelerinde abartı yoktur, keza karakterlerinde de öyle. Sıradan insanların, hayatlarındaki büyük-küçük iktidar odaklarına karşı örgütledikleri bireysel ya da toplumsal duygulardan beslenir. Kitaplarında ülkelerin ismine dair genellikle herhangi bir bilgi verilmezken okuyucu, bahsedilen yerlerin pek çok ülkeyi temsil edebileceğini fark eder. Sıradan olarak tanımlanan insanların kendi hayatlarındaki büyük kahramanlıklarını, tarihin akışını bile değiştirebilecek duruşlarını gösterir bize. Edebiyatın ve sorgulamanın, politik bir dil kurmanın sloganlardan geçmek zorunda olmadığını, eleştirinin insanın en temel ve küçük yaşam alanlarında, evinde, aklında, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde bile yeşerebileceğini gösterir bize. Üslubunda alegoriden çokça faydalanan Saramago, masalsı bir gerçeklikle yoğurduğu diliyle kendini herhangi bir kalıba bağlı kalmak zorunda hissetmez; ironik ve mizahi bir üsluba yer açar. Bu noktada birkaç kitabından örnekler vermek, yazarın üslubuna ve işlediği konulara dair bir fikir oluşturmaya yardımcı olacaktır.

Saramago bir ateisttir ve dinin insanların yaşamları üzerinde kurduğu iktidarı sert bir şekilde eleştirir. Kilise’nin ve dini öğretilerin otoritesinin sorgulamaya kapalı, baskıcı biçimi üzerine, büyük ve abartılı cümleler kurmadan karşıtlığını gösterir. Pek çok kitabında bu duruşunun yansımalarını görmekle beraber iki kitabının dini iktidarı doğrudan hedef tahtasına oturttuğunu söyleyebiliriz. Bunların ilki, Saramago’nun aforoz edilmesinden Portekiz’i terk etmesine kadar giden bir dizi olaya sebep olan kitabı İsa’ya Göre İncil’dir (1991). Adından da anlaşılabileceği üzere bu resmi bir İncil anlatımı değildir, aksine İsa’nın hayatını, boşluk bırakılan pek çok yönüyle ele alır; dine ve yerleşik öğretilerine cesurca sorular sorarak alternatif bir İsa portresi sunar. Tanrı’yı yüce bir yere koymak bir yana onu mizahi ve ironik bir dille eleştirir, oklarını İsa üzerinden ona yöneltir. İsa, başına neler geleceğini bilmeden bir maceraya atılmış olduğu için öfkelidir, bu sebeple Tanrı’ya karşı büyük bir tepki besler, sonunun ne olacağını öğrenmek ister. Apaçık bir değerler sorgulaması içeren bu kitap, İsa’nın çarpıcı sorusuyla da duruşunu gösterir, “İsa dedi ki, Bekliyorum. Neyi, diye sordu Tanrı, şaşırmıştı. Diğer tanrılar karşısındaki zaferinin kaç ölüme ve hangi acılara neden olacağını, senin ve benim adıma çıkartılacak savaşlarda kaç kişiyi öldüreceğimizi itiraf etmeni.”

Yine din konusunu işlediği öteki kitap ise Kabil’dir (2009). Bu roman çoğumuzun aşina olduğu Adem ile Havva’nın oğlu Kabil’in hikâyesini konu edinir. Tanrı, efendi olarak anılır; Adem, Havva, Kabil ve Habil isimleri ise özel değillerdir, baş harfleri küçük harfle yazılır kitap boyunca. Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek yeryüzündeki ilk cinayeti işler. Bunun üzerine Kabil ile Efendi arasındaki konuşmada Kabil kardeşini öldürmesinden alenen Efendi’yi sorumlu tutar. Saramago dinin üstün otoritesini yıkar bu iki kitapta; sorgular ve aklında kalan soruları bize de sordurur.

Saramago insan hayatındaki iktidar biçimlerine dair yazar da “ölüm”ü es geçer mi! Ölüm yeni yıla girilen bir gecede çekip gitmişse, artık kimse ölmeyecekse bu durum ne gibi durumlara yol açar diye düşünür ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş (2005) romanında bizi çokça güldüren cevaplar üretir. İnsanlar kimsenin ölmemesine başta sevinseler de işler bir süre sonra sarpa sarmaya başlar. Ölümün olmadığı bir yerde din ve devlet kendini ne üzerinden var edecektir? Mafya ölüm ticareti yapar, Kilise varlığının telaşına düşmüştür, siyasetçiler kimseye söz geçiremez; tam bir kaos hali oluşur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ölümün geri dönmesiyle başka türlü bir karmaşa gündeme gelir. Kitabın sonunda ise başladığımız ‘cümleye’ geri döneriz; ancak arada geçen sürede Saramago bize devletin içerisinde dönen hesaplardan, dinin baskıcı karakterinin temellerinden, yönetimlerin karanlık yönlerinden bir kesit sunmuştur.

Saramago’nun gençliği Salazar diktatörlüğü altında (1932-1968) geçmiştir ve o dönemde yoksulların yaşam koşullarını gördükçe toplumsal görüşleri daha da netleşir; Portekiz’in bu baskıcı dönemine dair politik eleştirilerini pek çok kitabının alt metninde görebiliriz. Ancak ölümünden sonra yayınlanan Çatıdaki Pencere’de (1953) bu dönemi doğrudan işlemiştir; kitap 1950’lerde diktatörlük altındaki Lizbon’da, bir apartmanda yaşayan farklı insanların hayatını anlatır. İlk dönemlerinde yazdığı ve o zamanlar yayınevleri tarafından reddedilmiş olan bu eserde Saramago’nun KabilLizbon Kuşatmasının Tarihiİsa’ya göre İncil gibi kitaplarındaki cümle yapıları ve dil oyunlarıyla pek karşılaşmayız; yazar daha basit ve takip edilebilir cümleler kurmuştur. Yine de Saramago edebiyatının en etkileyici özelliklerinden olan karakterlerin ince ve detaylı betimlemeleri burada da kendini gösterir. Kitap yıllar sonra ortaya çıkıp yayımlandığında Saramago’nun gazeteci eşi Pilar del Rio önsözde; bu kitabın okuyucular tarafından bir mücevher olarak tanımlandığını ve Saramago’nun edebi karakterinin kendini bu kitapta belli ettiğini söyler.

Görüleceği üzere Saramago, her türlü iktidar biçimini ve bunun insan ilişkileri üzerindeki etkisini çokça irdelemiştir kitaplarında. Ancak bunun en net anlatıldığı iki kitap Körlük (1995) ve Görmek’tir (2004). Birbirinin devamı olarak nitelendirilebilecek bu kitaplarda alegorik bir anlatım kullanır; ayrıca hiçbir özel isme yer vermez, kişiler unvanları ile tanımlanır. İlk kitapta bir körlük salgını, ötekinde ise görmek üzerinden, yayılan bir karmaşayı ve bunların ortaya çıkardığı ilişki biçimlerini anlatır. Birçok kitabında olduğu gibi olayların yaşandığı ülkelerin adı verilmez ancak okuyanlar, iki ülkenin de aynı yer olduğu çıkarımını yapabilir.

Körlük’te, insandan insana bulaşan ve tedavisi olmayan bir hastalık olarak körlük salgınının yayılması işlenir. Hastalananlar karantina alanına hapsedilir ancak nüfus arttıkça kaos ortaya çıkar; güç dengeleri, iktidar odakları oluşur; insanların içlerinde taşıdıkları her şey ortalığa dökülür ve Saramago bizi iktidara ve bunun insan ilişkilerinde ortaya çıkma biçimine dair sert ve distopik sayılabilecek bir hikâyeyle baş başa bırakır. Görmek ise demokrasi ve iktidar kavramı üzerine kurgulanmıştır. “Demokrasi”yle yönetilen bir ülkenin başkentinde seçimin sonlanmasıyla insanların çoğunun boş oy kullandığı, herhangi bir siyasi partiye oy vermediği ortaya çıkar. Görünen odur ki, halk yönetilmemeyi seçmiş ve bir nevi “sivil itaatsizlik” örneği sergilemiştir. Bunun üzerine devlet bu suçu cezalandırmak için şehri karantinaya alır, sıkıyönetim ilan eder. Bir noktada ise devlet şehirden çekilir ve halk hayatını devam ettirir, devletin varlığının kalmadığı şehirde herhangi bir sorun yaşanmaz; iktidarın gereksizliği fiilen görülmüştür. İki kitapta da arka planda bir yandan büyük bir karamsarlık sezeriz, bir yandan da insana dair umudumuzu canlı tutarız; çünkü bütün baskılara rağmen yılmayan insanlar vardır bu öykülerde.

Saramago’nun ilgilendiği konulardan biri de tarihtir. Kitaplarının çoğu tarihle içli dışlıdır; tarihsel olaylardan bahseder, kutsal metinleri ele alır, tarihsel kişiliklere yer verir, tarihin belli dönemleri üzerine yazar. Mesela Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl, 1930’lu yıllarda geçen ve Portekizli ünlü şair Fernando Pessoa’ya göndermelerle dolu bir tarihsel romandır ya da Baltasar ile Blimunda 18. yüzyılda geçen bir aşk öyküsünü bize tarihle yoğurarak anlatır. Lizbon Kuşatmasının Tarihi de yine tarihe yaslanan bir kitap ancak ötekilerden biraz farklı. Saramago’nun belki de düzeltmen olarak çalıştığı yıllara atıfta bulunarak başkarakterini bir kitap düzeltmeni olarak kurguladığı bu kitabın esas eğildiği yer, tarih yazımı. Kitap, içerisinde alternatif bir tarih yazımı yaparken bir yandan da düzeltmen Raimundo Silva’nın kendi hayatını tarih yazımıyla baştan kurgulamasını sağlıyor; eş zamanlı olarak iki tarih yazılıyor. Raimundo’nun bir olumsuzluk takısı ekleyerek tarihe yaptığı katkı ile Saramago’nun kitaplarında tarihi işleyiş biçimindeki özgünlük arasında da belli paralellikler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ayrıca Saramago’nun bir röportajında bahsettiği gibi, “… tarihsel akışı yaratabilmek için birçok olgu dışarıda bırakılıyor. Bu sebeple, her zaman, o tarihsel anlatıya eklense tarihe başka bir bakış getirebilecek ancak dışarıda bırakılmış olaylar vardır. Tarih mutlak denilerek sunulmamalıdır”.

Sonuçta hepimiz bir şekilde kendi hayatlarımızın ve dünyanın tarihini yazıyoruz yaşarken. Bunu yaparken cesur olmayı, içimizdeki ve çevremizdeki umuda sarılmayı öğütlüyor Saramago bize. Kitaplarındaki tablolar ne kadar karanlık olsa da, Bilinmeyen Adanın Öyküsü’ndeki (1997) Kral gibi, ellerindeki bütün iktidar güçleriyle, “Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık.” diyenlere karşı biz yine de, bilinmeyen adayı aramak için tekne isteyen adamın, “Bilinmeyen ada kalmadığını nereden biliyorsun?” cevabını verebilecek özgüvene ve umuda sahip olalım istiyor. İşte onun akıcı ve sade üslubuyla yerle bir ettiği bütün kurallar, topa tuttuğu bütün baskı araçları karşımızdaki Krallardır ve bizim daha arayacak çok adamız var… 

Devamını Oku...