Bir Edebi Türün Zarif Dönüşümleri

Vecdi Demir

Çoğunlukla modern İngiliz edebiyatı, savaş ve roman arasındaki ilişkiler, modernizm üstüne çalışmalarıyla tanınan Dr. Marina MacKay’in Roman Nedir? başlıklı incelemesi, roman türünün hem yapısal yönlerini hem de tarihsel sürecini yakından tanımak isteyenler için kıymetli bir eser. Gerçekte, yayıncılık dünyasında yığınla roman veya anlatıbilim incelemesi dururken Marina MacKay’in yeni bir ekleme yapmasının, Roman Nedir’i kaleme almasının nedeni ne olabilir? MacKay’in cevabı oldukça öğretici: “Ne kadar çok roman okuru varsa, o kadar çok ‘roman nedir’ kitabı yazmak mümkün.” MacKay’in incelemesini özgün ve faydalı kılan birçok yönü mevcut. Başlıklar halinde bakarsak MacKay, “Roman neden önemlidir?” sorusunu Don Kişot, “romanın kökenlerini” Tristram Sandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri, “romanın öykülenişini” Bağışlanmış Bir Günahkârın Özel Anıları“karakter ve romanı” Kızıl Harf“romanda olay örgüsünün kuruluşunu” Madame Bovary, “romanda ortamı” Kasvetli Ev, “zaman ve tarihi” Deniz Feneri“tür ve alt-türü” Korku Bakanlığı“roman ve anti-romanı” 49 Numaralı Parçanın Nidası, “roman, ulus, cemaati” ise Geceyarısı Çocukları romanlarıyla birlikte anlatıyor, örnekliyor ve okuyor. Dikkat edilirse Madame Bovary ve Don Kişot dışındaki bütün romanlar İngilizcede yazılmış. MacKay’in bir edebiyat eleştirmeni olarak Ian Watt’ın İngiliz merkezli roman teorisini1 devam ettirdiği düşünülürse, daha ziyade İngilizce yazılmış romanları seçmesinin nedenleri anlaşılabilir. Özellikle roman türünü tarihlendirme tartışmaları açısından başat kabulün, bir düzyazı geleneği olarak 18. yüzyıl İngiliz edebiyatına dönük olduğu dikkate alınırsa MacKay’in perspektifi daha da netleşir.

Aslında Margaret Anne Doody’e bakılırsa, romanın izlerini ta Antik Yunan’a kadar sürmek mümkün. Doody’nin hacimli araştırması The True Story Of Novel’da romanın kendisi “iki bin yıllık kesintisiz” bir tarihe sahiptir. Doody’nin tanımında genelleyici bir durumun varlığı göz ardı edilemez. Kabaca, “Eğer kurmacaysa, düzyazı halindeyse ve belli bir uzunluktaysa, romandır.” Oysa Michael Mckeon romanın “olumsal” olanı ön plana çıkararak burjuvanın yeni bir anlatım aracı olduğu söyler. Kısaca hangi sınıfa doğduğunuz değil, hangi sınıfa yükseldiğinizdir (veya indiğiniz) asıl mesele: “Eğer ne kadar değerli olduğunuzun ölçüsü artık doğumunuz değilse ve şeref artık bir sosyal sınıf değil karakter meselesiyle, benlikle ilgili fikirler yeni içselleştirilmiş ve yeni olumsal hale gelir.” MacKay’in vurgusu daha çarpıcıdır: “Oysa roman daha çok Heathcliff’e benzetilebilir, çünkü kökenleri tahmin edilebilir ama asla kesin olarak açıklanamaz ve kimliği olumsal bir durumdur, yani koşulların sonucudur.”

Roman güç kazanırken, elbette kendinden önceki birçok edebî türü (anlatıyı) ıskartaya çıkartmıştır. Vladimir Nabokov, Avrupa romanını melez bir tür olarak değerlendirirken de kesinlikle haklıydı. MacKay’in incelemesinde Walter Raleigh’in romanın melezliğine dair ironi yüklü göndermesi gayet yerindedir: “Romanın soyu karışıktır ve kötü bir şöhrete sahiptir… bu yüzden roman, edebiyat türleri içinde saf bir öze sahip olmakla böbürlenecek son türdür.”

Marina MacKay’in incelemesinin, benim mahşerin dört atlısı dediğim romanın “yapısal unsurlarını”, yani olay örgüsü, karakterler, zaman ve mekân’ı irdelediği bölümleri son derece nitelikli. Bunun yanında anlatı kiplerini, yani hikâyeyi kimin anlattığını veya teorik ifadesiyle, metinde “kimin konuştuğunu” ele aldığı bölüm gerçekten göz kamaştırıcı. MacKay’in en iyi yaptığı şey, anlatıbilimin çoğunlukla soyut ve kafa karıştırıcı terimlerini kanonlaşmış romanlardaki detaylar aracılığıyla somutlaştırması. Mesela Türkçede tanrısal bakış açısı kipi, (çeviride “âlim-i mutlak”, “omniscient”), ima edilen yazar (çeviride “kastedilen yazar”, “implied author”) ve ima edilen okur (çeviride “kastedilen okur”, “implied reader”) gibi zor terimleri Jane Austen’ın İkna romanı aracılıyla vuzuha kavuşturuyor.  Ya da romancıların pek sevdiği anlatı kipi olan “serbest dolaylı anlatımı (çeviride “serbest dolaylı söylem”, “free indirect discourse”) Angus Wilson’ın Anglo-Saxon Attitudes romanındaki iki zıt kadın karakter üzerinden açıklıyor.

Edebiyat eleştirmenlerinin uzun yıllardır cevabını aradığı kurmaca karakterlerin okurun zihniyle kurduğu özdeşlik ilişkisi sorununa Marina MacKay geniş bir bölüm ayırıyor. MacKay’e göre, “Zihnimizin, var olmadığını bildiğimiz varlıklara bireysellik ve gerçeklik atfetmeye eğimli oluşu” neyle izah edilebilir? Burada, karakterin bir yanılsama olduğunu bize hatırlatır. David Lodge’ın bir roman karakterinden ilham alarak, “karakterin bir burjuva miti, kapitalizm ideolojisini desteklemek için yaratılan bir yanılsama olduğu” inancını aktarıyor Marina MacKay. O halde soralım: “Kapitalizm öncesinde kelimenin gerçek anlamıyla kurmaca karakterler yok muydu?” Esasında sorun daha çok roman türünün aidiyetiyle ilgilidir. Romanın kendisi kapitalist ideolojinin “hem bir ürünü hem de aktarım aracı” rolüne sahiplik eder. Tanpınar’ın bir yerde roman yazımı amacıyla verdiği tavsiyeler arasında önemli bir uyarısını hatırlamak gerekir. Der ki Tanpınar, “Karakterlerinizi önce oluşturun, olay örgüsü ardından gelir zaten.” David Lodge daha keskin konuşuyor: “Karakter, büyük bir olasılıkla romanın en önemli tek öğesidir.”

Peki olay örgüsü? Bu öğenin (ki İngilizcede olay örgüsü için “plot” terimi kullanılır) önemi üstüne çarpıcı notlar aktaran MacKay’e göre olay örgüsüyle romana bir “yatırım” yapmış oluruz. Başlarda anlatıcının sunduğu karanltk veya yarı gölgeli tablonun romanın bitimiyle zihnimizde bir netlik kazanacağına ve olay örgüsünün ancak nihayete ermesiyle gerçek doyumun sağlanacağına dönük bir inançla okumayı sürdürdüğümüzü iddia eder. Fakat olay örgüsünün kurulmasıyla başlayan yatırım, pasajlar ilerledikçe hem netlik hem de buna bağlı olarak doyum sürekli ertelenir. Olay örgüsü kendi bütünlüğü içinde verilirken, nihai gerilimi (veya çözümü) sonraya bırakmak anlamında, askıya almanın/ertelemenin (suspense) kökenlerini Marina MacKay’e göre en mükemmel ve (belki de arketipik) örneğini Binbir Gece Masalları’nda buluruz. Okur çok iyi bilecektir ki Binbir Gece Masalları’nda Şehrazat yüce bir ahlaki ilkeyi korumak için durmadan masal anlatır, kelimenin gerçek anlamıyla “sonuç”u hep bir sonraki geceye erteler.

Mekân (çeviride “ortam”, “setting”) konusuna gelince: Franco Moretti’ye göre mekân, anlatının “dışı” değil, bilakis onu içeriden şekillendiren bir güçtür. Başka bir deyişle, modern Avrupa romanlarında neler olduğu nerede olduğuna fena halde bağlıdır. Elbette romanda ortam durağan bir uzama karşılık gelmez. Son derece keyifli bir alt tür3 olarak görülen “yolculuk” anlatıları da ortama dahildir. Jane Austen’ın Northanger Manastırı’nda Catherine Morland karakteri için söylediklerine kulak verince, esasında romanları neden büyük bir zevkle okuduğumuzu, dramatik örgüyü güçlendirmenin en iyi tekniklerinden birisinin neden yolculuk anlatıları olduğunu daha iyi kavrıyoruz: “Bir genç hanımın başından kendi köyünde macera geçmiyorsa, macerayı uzakta aramalıdır.” Anlamı basit; macera yoksa icat edin.

Aslında ortamı zamandan ayrı görmek mümkün değildir. MacKay zamanı irdelediği bölümde, romancıların bu unsuru kullandıklarını göstermek için haklı olarak tarihsel romanlara bakar. Walter Scott’un Wawerly, Tolstoy’un Savaş ve Barış, Charles Dickens’ın İki Şehrin HikâyesiThomas Hardy’nin Hayat BağlarıMargaret Mitchell’ın Rüzgâr Gibi Geçti romanları gibi örneklerden yola çıkarak yazarların geçmişteki tarihsel bir “olay”ı nasıl kullanıldıklarını, hangi çerçeve veya ideolojiden baktıkları, anlatma zamanı ve olay zamanı arasındaki farkları gözden geçirir.

Ezcümle Marina MacKay’in Roman Nedir? adlı incelemesi, içerdiği nitelikli yorumlar ve kitabın sonuna eklediği açıklayıcı anlatıbilim terimleriyle, roman hakkında düşünmek ve araştırma yapmak isteyen her okurun kitaplığında bulunması elzemdir.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 35. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...