Bir Zaman Bakışında George Orwell

Feridun Andaç

Adını yalnızlaştıran bir bakışın yazarıdır Orwell. Doğuş çağı, Eric Arthur Blair’den George Orwell’e dönüştüğü sürecin öyküsünü bilmeden onu anlamak zordur. Yani, kısa ömrünün (1903-1950) neredeyse ilk yarısı… Raymond Williams, o süreci şöyle tanımlıyordu: “Blair’in yirmi dört yaşına kadar yaşadığı hayat, görünen tüm ayrıntılarıyla, emperyalist İngiltere’de idari görevler yapan orta sınıfın bir üyesi olarak yetiştirilmekten ibaretti.” (*)
Blair ailesinin yaşadığı ortam, edindiği iş-uğraş, bir biçimde onu da etkiler. Ama ne zaman ki ailenin o düzeni bozulur; bir yol ayrımı yaşanır, işte bu sürecin ilk dokuz yılı, yazarımızın Orwell’e dönüş zamanını içerir. “İmparatorluk polisliği” ona göre değildir. Çocukluğundan beri içinde taşıdığı yazma arzusu 1933’te yayımladığı ilk kitapta kendini gösterir: Paris ve Londra’da Beş Parasız.
1928’de görevinden ayrılır, Londra’ya döner. Orada çok kısa kalacaktır, çünkü onu yazıya taşıyacak Paris ötede onu beklemektedir. Onda kopuş ve bağlanış düşüncesi eylemde ve yazıdaki hayatının da ikilemlerini oluşturmada başattır. Bu anlamda bölünerek yaşayan biri olduğunu da söyleyebiliriz, Orwell’in. Londra-Paris arasındaki yaşamı bir “keşif” gezisidir aslında. Farklı kesimlerden insanların yaşantılarını göstermek… Onun bu gezginliklerine “yazmaya yönelten keşif gezileri” de diyebiliriz. “Yazar olmak isteyen kişinin yolu Paris’ten geçer” modasına o da katılmıştır. 1929’da Londra’ya baba evine döndüğünde artık yazıda nasıl yol alabileceğini biliyordur. İki roman, birçok edebi deneme yazmıştır. İlk kitabını da (Paris ve Londra’da Beş Parasız) tamamlamıştır.
Yaşadığı dönemin tanıklığı, iki kentteki deneyimlerinin anlatımıdır bu anı-roman… Ve bu ilk kitapla gelir George Orwell takma adı da. Yayıncısına önerdiği adlardan bu seçilir. Bu romanı 1934’de, Burma Günleri izleyecektir. İlk iki roman Orwell’in yaşamından derin izler taşır. Orwell’in yazıda tutunma çabası romanlarından çok yazdığı yazılarda öne çıkar. Yaşadığı dönemin ruhunu/sorunlarını (hem edebi hem ekonomik) yansıtan yazılardır bunlar.
Bugün Türkçede okuma olanağına kavuştuğumuz bu yazılardan oluşan kitaplarına (Kitaplar ve Sigaralar, Neden Yazıyorum, Balinanın Karnında, Faşizmin Kehanetleri) göz attığımızda Orwell’in hem düşün dünyasının, hem edebi bağlanışının hem de dönemin sorunlarına bakışının derin izlerini buluruz. Orwell; gezinmeyi, keşfetmeyi seven biridir. Ama bir o kadar da soran, sorgulayandır. Belki onun bu yanını en iyi anlatan “Why I Write”/Neden Yazıyorum adlı deneme kitabındaki yazılarıdır… Ondaki yazma düşü/düşüncesi erken yaşlarda başlar. “Çok küçük bir çocukken, kafamda mesela Robin Hood olduğumu kuruyor ve kendimi heyecanlı maceraların kahramanı olarak hayal ediyordum.” Şunu pekâlâ söyleyebiliriz; Orwell, yazı ömrü süresince hem “doğru sözcükleri” hem “doğru düşünceleri” aramıştır. Sorgulayıcılığı da bundandır, bence! Sözcüklerin ardına düşebilmek için gitmeye inanan yazarlardandır o. Yani gitmeden yazılamayacağını bilen…
Yazma arzusu, biraz da ne yazmak istediğinden doğar. Anlatıcının biriktire biriktire getirdiği de budur aslında: Anlatma isteği işte bu arzunun da gerçekleşmesidir. Bu duygunun önünü açan okumak ve yaşamaktır. Orwell’in yazınsal denemeleri ve romanları bunu çoğunlukla örnekler. Burma Günleri’yle (1934), okur olarak, bunun kapısını aralarız ilkten. Öyle ki, Orwell, yazınsal/yaşamsal denemelerinde bu yanına da sürekli ayna tutmaktadır: “Geçmişimle ilgili tüm bu bilgileri veriyorum, çünkü bir yazarın dürtülerinin ilk gelişimine dair bir şeyler bilinmeden değerlendirebileceğine inanmıyorum. Yazarın meselesi yaşadığı çağ tarafından belirlenecektir-bu en azından bizimki gibi hareketli ve devrimci çağlar için geçerlidir-fakat yazar, daha yazmaya başlamadan, hiçbir zaman tamamen kurtulamayacağı duygusal bir tutum edinmiş olacaktır.” Bu eşikten geçen Orwell, yazı deneyiminden çıkardıklarını okura/yazara da taşıyacaktır. Özellikle şu dört ilke kayda değerdir: “Geçimini sağlama gereksinimini bir kenara bıraktığımızda yazmayı (en azından nesir yazmayı) sağlayan dört temel dürtü vardır. Bu dürtüler, her yazarın içinde farklı derecelerde bulunur ve ölçüleri her yazarda zamana ve içinde bulunduğu otama göre değişir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
*Katıksız egoizm
*Estetik coşku
*Tarihsel itki
**Politik amaçlar”
Orwell, yazmak için giderken, hayatının yeni yönü/yolunda,1936’da “The Road to Wigan Pier/Wigan Rıhtımına Giden Yol kitabıyla okur karşısına çıkacaktır. Burada hem düşünce dünyasındaki değişimi, hem de çağının sorunlarına bakışı /kavrayışını buluruz. Orwell, bu itkiyle, yönünü İspanya İç Savaşı’na dönmüştür. 1938’de Katolonya’ya Selam olarak kitaba dönüşecek İspanya tanıklığı, yaşanan çağ yangınının bir belgesidir adeta. Yaşama tutunma, yazarak var olma çabasını sürdüren Orwell; birçok işi dener, dahası oralarda yazarak var olmak ister. Dergilere, gazetelere yazar. Öyle ki;1944’de Hayvanlar Çiftliği’ni yazmanın kıyısına gelmiştir. Bunun yayımlanması üzerine, savaş sonrası Avrupa’nın seyrini görmek için yolculuklara çıkar, 1947’de ihtimal bu tanıklıklarının da itkisiyle, Bindörtyüzseksendört’ün ilk taslağını kaleme alır. “Vatanseverliğin ve ulusal bağlılığın konulmaz gücünün varmadığı sürece, insan modern dünyası olduğu gibi görmeyi başaramaz,” (bu cümle doğru mu?) diyen Orwell; yalnızca yaşadığı çağı değil, ülkesini de sorguluyordu. Değişeni ve dönüşeni gören bir yazarın sözü olacaktır elbette. Onun, kendini donattığı yerden ülkesine/dünyaya, yaşananlara bakışı kaçınılmaz biçimde sorgulayıcılık içerir. “Var olan düzene karşı yaşamak”, ama sorgulayarak/sorarak… Onun İngiliz militarizmine de bakışı böyledir, Sovyetler’in totaliter yönetimine bakışı da… Başkasının nerede başlayıp nerede sürdüğü, insanın yaşama/düşünme özgürlüğünün alanlarının nasıl daraltıldığını görüp anlamak için belki de ardı ardına kurduğu bu iki “Ütopik” romana dönüp bakmak gerekmektedir.
Yazınsal denemeleri her ne kadar Orwell’in gözlemci – gerçekçi anlatıcıdan, fantastik – gerçekçi anlatıcılığa uzanan yolculuğunun neden/niçinlerini anlatsa da; gene de bu iki romanı, Hayvanlar Çiftliği ile Bindokuzyüzseksendört Orwell’in hem yaşamının izlerinin uzağında iki yapıttır, hem de Sovyet Solu’nun 1990’lardaki çöküş sürecinin ilk işaretlerini vermeleri açısından kayda değer niteliktedirler. “Soğuk Savaş” siyasetinin neleri/nasıl etkilediğini görmek açısından da, bence George Orwell asıl buradan okunmaya başlanmalı. Ama bugün, bana göre, Orwell, o yanından daha çok; yazıya tutunma, yazıda ki (yazıdaki) hayatın nasıl var olabileceğini görme/göstermesi açısından daha önemlidir.
Eğer yazarın bir yanını görmek/anlamak istiyorsanız, elbette ki denemelerinden işe başlamanız gerekir sevgili okurum. Yazı ömrünün farklı labirentler içermesi, oradaki zenginliği de işaret eder. George Orwell işte bu soy yazarlardandır. Belki de, bize bir gelecek düşü sunduğu için onu hala okumayı sürdürüyoruz! O, yalnızca geçmişteki geçmişi anlatmaz; bugündeki geleceği gösterir bizlere. Durmayan bir zamanın gören gözü, anlatan dilidir bu soy yazarlar… Bir kuşağın, bir dönemin yazarı olmanın bilinç kapılarını da aralar bize Orwell. Gene Williams’ın şu belirlemesine dönersek, sanki,Orwell’i de daha iyi anlamış oluruz: “Yazar olmanın tanımı, Orwell’in durumunda yalnız elde ettiği başarıyı ve yaptığı etkiyi anlamak açısından değil, yazmayı öğrenmekte olduğu tarihi anda toplumsal bunalımın bir parçası olan edebi bunalımı kavramak açısından da özel bir önem taşımaktadır.”
Yazar, “yaptığı ve gördüğü”nün parçasıdır; yazısı da oradan ağanlarla biçimlenir. Orwell’i anlatısının “kahraman”ı kılan da budur. Hem yazısının içinde hem de dışında olabilmiş birisidir o. Dönüşeni görmesi, anlatması; bunların üzerine gitmesi de bundandır. Ondaki doğallığı toplumsal ve siyasal olguları bir tanığın dili/bakışıyla anlatımında buluruz. Orwell, bize, orada “yazmak”la “gerçeklik”in ne olduğunu göstermektedir elbette.
Yazmayı seçen, bir takım şeyleri göze alan Eric Blair; kendinden nasıl/neden vazgeçtiğini, “George Orwell”e nasıl dönüştüğünü de işte bu “yazmak” yolculuklarını anlatan denemelerinde bize taşır. Özü özcesi, Orwell, bize yazar olmanın gitmek/vazgeçmek olduğunu anlatır her dem yazınsal/yaşamsal eylemiyle.

______
(*) Orwell, Raymond Williams; Çev.: Nejat Bayramoğlu, 1985, Afa
Yay., 127 s.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 11.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...