Cehenneme giden yolları iyi niyet taşarıyla döşeyen “Aydın”ın filmi

 Duygu Altın

“Aydın ve halk arasındaki uçurum” cumhuriyet sanatında özellikle de edebiyatta çok işlenen, irdelenen konulardan biridir. Milli Mücadele ve Cumhuriyet ile birlikte Anadolu’yu keşfeden Türk aydınları, halkı anlamak / anlatmak için çırpınırlar. Yakup Kadri’nin “Yaban” romanından günümüze uzanan bu süreçte görürüz ki bu hiç de kolay değildir aslında. Çünkü topluma “yaban” veya “yabancı” olmasına rağmen halkı eğitmeyi kendine misyon gören ve toplum mühendisliğine soyunan bu aydın aklı ne kadar samimidir?

Kış Uykusu (2014), Nuri Bilge Ceylan‘ın altın vuruşu olarak sinema tarihimize geçti.  Ceylan, ‘Yol’ (1982) filmiyle Altın Palmiye’yi kazanan Yılmaz Güney’den 32 yıl sonra büyük ödülü Türkiye’ye getiren ikinci isim oldu. Kara bir dönemde yüzler biraz olsun aydınlandı ve “en azından iyi şeyler de oluyor” dedirtti bizlere. Merakla ülkemizde yayınlanmasını bekledik. Film gelmeden tartışmaları başladı. Film süresinin uzunluğu gözleri biraz korkuttu. Ayrıca, filmin konusu nedir? sorusu sürekli sorulsa da oyuncular bu sorunun cevabını açık uçlu bıraktılar.

Filmde, babasından miras kalan oteli işleten, yaşadığı yörenin yerel gazetesine köşe yazıları yazan, eski tiyatro oyuncusu Aydın’ın (Haluk Bilginer) – ki nefis bir oyunculuk!- perdeye yansıyan farklı yüzlerini, ruh hallerini izliyoruz. Adından da anlaşılacağı gibi “aydın”ımızı temsil eden bu Aydın karakterini Nuri Bilge, tüm zaafları ve insanın olmanın çıkmazları içinde sunuyor. Gençliğinde çok başarılı bir tiyatrosu oyuncu olan Aydın, çevresindekilerin beklentilerini yerine getirememiş ve şimdi babasından kalan bu otelde yaşayarak ablası Necla (Demet Akbağ) ve genç karısı Nihal’e (Melisa Sözen) göre küçük şeyler peşinde zaman tüketmektedir.

Nedir ondan “Aydın” olarak beklenen? Halkı anlaması mı? Ki bu pek mümkün değildir; çünkü o odasına kapanmış, yazılarıyla meşgul, kiracısı imamın ayak kokusundan rahatsız olan ve bu soruna ancak “örnek imam nasıl olmalı” hakkında ahkâm kesen bir yazı yazmaktan öteye gidemez. Ya da gitmek istemez… Gitmek istese de ciddiye alınmaz! Arkadaşı demez mi ona, “Sen sanatçı adamsın, boş ver bu işleri, başkaları yapsın!” O arkadaşı değil midir ki karısının ondan önce köydeki çocuklara yardım topladıkları toplantıya çağırılan… Aydın’ı film boyunca farklı ruh halleri içinde izleriz. Bencil, kötü, duygusuz; karısına yardım etmeye çalışan, kendi halinde, boşanmış kardeşine kol kanat germiş… Hangisidir peki “Aydın”? Galiba hiçbiri ve hepsi!

Aydın da Necla da Nihal de bir otel içine sıkışmış, mutsuz, hep gitmenin hayalini kuran; fakat bir türlü gitmeyen / gidemeyen bireylerdir. Oteline gelen genç müşterisine bu sebeple Aydın imrenerek bakar. Nihal kavga esnasında İstanbul’a gideceğim derken göz yaşları içinde gidemeyeceğini bilir. Necla ise kimsenin ona acıması gerekmediğini, isterse bu oteli bırakacağını söyler. Üçü de bunları söylerken ne kadar samimidir?

Tüm bunlar filmin güçlü yanları fakat 3 saat 16 dakika süren filmin her sahnesinin ya da içerdiği her meselenin derinlikli bir şekilde ele alındığını söylemek güç. Halk ve aydın meselesinden, yazının girişinde bahsetmiştik. Kış Uykusu’nda da aynı konu çerçevesinde dönen sahneler var. Nuri Bilge’nin meseleye biraz romantik yaklaşımı ise gözden kaçmıyor.

İmamın ayak kokusundan rahatsız olan, küçük bir çocuğun duygularını anlamaktan aciz, inananları inandıkları için küçümseyen; inanmayanları ise bir idealleri olmadığı için eleştiren” bir aydın profili çiziliyor filmde. Bu pek yeni bir yaklaşım değil… Bazı diyaloglar ve sahneler bu yüzden filmin dokusuyla bütünleşmiyor. Bazı zorlama sahneler izleyicide, “dikkat, buralarda felsefe var” hissi uyandırıyor. Özellikle Aydın ve Necla arasında geçen, iki entelektüelin fikir tartışmaları olarak yansıyan sahnelerde bu durum daha açık. Aydın, köşe yazılarını yazarken Necla, “bir şeyler okuyacağım, rahatsız olma” şeklinde onu çalışma odasında ziyaret eder. Birbirlerine biraz zorunlu olarak katlandıkları belli olan, aslında aralarındaki uçurumlara arkalarını dönerek katlanmaya çalışan Necla ve Aydın’ın kopuşu da birbirlerini suçladıkları bir kavga ile biter. Necla’ya göre Aydın samimi değildir. Acı çekmemek için gerçeklerden kaçmaktadır. Annesi ve babasının mezarı başında göz yaşı dökmemiş birinin maneviyattan bahsederek “örnek imam yazısı”nı samimiyetsiz bulur.

Aydın’a göre ise Necla bu huysuzlukları yüzünden tüm sevdiklerini kaybetmeye mahkûmdur.
Bir diğer taraftan bu iyi eğitimli, dürüst, adil ve yeri geldiğinde bu yanlarıyla insanı boğmaktan da geri durmayan Aydın’ın genç karısı Necla arasındaki ilişkide ise – bence filmin en etkili tarafı bu ilişki üstüne kurulu- evlilikte yaşanan güç savaşları, birbirinden kopmuş; fakat şarkıdaki gibi “ne seninle ne sensiz!” olabilen kişilerin çıkmazlarına tanıklık ederiz.

Aydın’ın burada perdeye başka bir yüzü yansır bu sefer ve “aydın”lığını yaparak karısına “ah Nihalcim ah Nihalcim!” nidalarıyla, eşinin ve arkadaşlarının köydeki çocuklar için topladıkları yardımlara “sen ne anlarsın!” gibisinden yaklaşır. Nihal’in kendince kurduğu ve elini atamadığı o alana da el atmak, istediği gibi düzenlemek amacıyla mı yaklaşır? Böyle görürüz aslında ama bu Aydın’ın sevme şeklidir, kendini ifade etme tarzıdır. Budur Aydın.

“Ben” der karısına “sıradan ve basit bir adamım”. “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu Tanrılaştırmak, sonra sanki böyle bir Tanrı olabilirmiş gibi de olmuyormuş diye ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?”

Bir şeyleri iyi niyetle düzeltmek aslında cehenneme giden yollara taş döşemektir bazen. Ve “insan” sıyrılmaz zaaflarından, eksik yanlarıyla var olur en çok. Kafamızdaki Tanrılar – ki Haluk Bilginer bir sahnede maskesiyle oturur- bizlerin aynaya yansıyan farklı suretinden başka nedir ki? Beklentilerimiz ve isteklerimiz ise bu dünya üzerinde sürekli devam eden ve birbirimiz üzerindeki denediğimiz güç savaşlarıyla başkasının değişiminden geçen yollardır. Bu bazen aydın kibri olarak yansır aynaya bazen iki kişinin arasında doğan ve büyüyen gölgeler olarak düşer yaşamımıza.

Kış Uykusu, o tanıdık kuzeyli şarkısından esintiler taşıyor. Evet, sinemadan ziyada edebiyata daha yakın buldum bu hikâyeyi… Dostoyevski, Çehov ve Voltaire’den alıntılar yapılan filmi izlemedim, okudum sanki…

Devamını Oku...