Dilgiz: Dağlarca

 Enis Batur

– I –

Şairlerin topluca katıldıkları, gerilimli geçen bir şiir matinesi sırasında, 1957, Ece Ayhan “üstâd (şiirlerinizi) okuyacak mısınız?” sorusunu yönelttiğinde, Dağlarca çekirdek-yanıtı vermiş: “Benim okunmaz dilim var”.

Saptamaya birbaşına, içeride mi varmıştı, dışarıdan, saygı duyduğu eleştirmenlerin, henüz ilk döneminde benzeri yorumları, şüphesiz olumlayıcı vurgularla öne sürmüş olmalarının payı, etkisi işin içinde miydi, bunu kendisinden öğrenemeyiz artık. Ataç’ın, “dili alışmadığımız bir dil, ne kitaplardaki dile benziyor, ne de konuştuğumuz dile dayanıyor” yargısı bir anlama ve anlamlandırma düğümlenmesine dayanıyordu. Orhan Burian’ın “herkeslerden başka garip bir dille konuşuyor” sözüyle neredeyse çakışan bir yaklaşım.

Çok sonra, Haydi’lerden birinde, Dağlarca, bu bağlamda kendi sol anahtarını verecektir:

“Yır yazmak
Sonuncu dille konuşmaktır
Ozanların kaç dil bildiğini
Bilemez Tanrı bile”.

Şairin pratik düzlemde sıkıntılar yaşadığı, arasıra ikileme düştüğü sır değil, o konuda: Biriki yabancı dile vakıf (olduğunu söylediği) babasının tersine yabancı dil öğrenip, o diller üzerinden şiir yapıtlarıyla tanışamamaktan bazan yakınır, bazan da, dış etkilere kapalı kaldığı için kendisini talihli sayardı.

Aktardığım dörtlük, buna karşılık, sembolik düzlemde durumu ve koşulları farklı algıladığının kanıtı: Çok sayıda dile hâkim olduğunu gösteriyor şiiri, sayılarını saptayamasak da.

Ötesi: Bütün o dillerin deltasına aktığı Babil’de, Dağlarca yekdilin oluştuğunu vurguluyor: Ses bayrağı Türkçe’yi aşan, ondan taşan sonuncu dil.

– II –

Konu, Dil’i düşünsel düzleminde sorgulamaya geldiğinde, Dağlarca’nın ikilemi, içine düştüğü paradoks kuyusu sık karşımıza çıkıyor. Bir yanda yüceltiyor, ululuyor anadilini, yalnız onu mu, ulusal harcı da; bir yandan da, oysa, öteye adım atmaya ne denli yatkın olduğunu gösteriyor kimi sözleri, arayışları. Hayvanları insanlardan erdemli kılma gerekçesi uluslarının ve dillerinin tek olması sözgelimi, farklı ulusların ve dillerin varlığı ise handiyse varoluşsal bir gelişmemişlik.

Aylam’da, 1963, yapay bir dile yönelik naif sayılsa da, ipuçları baskın; Albani-Buannoroti ikilisinin Kurmaca Diller Ansiklopedisi’nde unutulmuş bir madde.

Daha canalıcı yaklaşım, soyutlama bağlamında Dil’i en üst düzeye yerleştirirken başvurduğu ölçüt: Kutluk’un Evindeki Konuşma, 1972, kışkırtıcı bir karşılaştırma getiriyor: “Şiire yeryüzünde en yakın varlık içkidir. Çünkü ikisi de bizi soyutlamaya ulaştırırlar… İkisinde de imgelem olanağı vardır. İkisinde de duyarlık olanağı vardır”. Hemen ardından içkiliyken şiir yazmadığını, yazılamayacağını aktarır: Soyutlaşma aslında soyutlamaya içeriden hazırlanmaktır. Sonrasında iş’e gelir sıra, ama öncesinde bir zemin kurulmalıdır: “Bence bir edebiyat, baştan beri söyledim, bir dil olayıdır, dile oturur; imgelemi de o getirir, duyarlığı da o getirir ve karşılıklı bir alışverişle olur o. Yoksa sen, hiç dilin yokken ‘ben büyük bir duyarlık, büyük bir imgelem sahibiyim’ diyemezsin; bunu yaratamazsın”.

Dağlarca, içeriden (ve içinden) baktığı dil üzerinde çok, pek çok çalışmıştı. Zorlu koşulları zorlu hamlelerle altederek: “Kimi yerde beş numaralı gaz lambalarının ışığı altında, kimi yerde mumla Ağrı Dağı sırtlarında, Aras kıyılarında, çadırda, kağnı üzerinde üç yıl bütün boş vakitlerimde, görev dışı sürelerimde, yapıtımı ortaya çıkarmaya çalıştım. Açılır kapanır masa, açılır kapanır iskemle yaptırdım bu amaçla. Katır sırtında taşınsın, her yerde çalışabileyim diye”.

– III –

Bütün uzun sürmüş ve üst düzey üretime sahne olmuş yapıtlar gibi Dağlarca’nınki de, kendisine haksızlık yapılmasını kolaylaştıracak gerekçeleri hazır etmişti. Kimi oylumunu ve dağılımını, kimi ulusalcılığını işaretleyerek bir dönem ve bir çizgide sıkıştırmayı yeğledi yapıtını. Şiir ortamının sözde en ilgili üyelerinin bile, çoklukla, okumazdan geldikleri, yazarken çoktan öldüğünü düşünerek rahatladıkları bir majör figüre indirgendi. Yanlış gözlemlemediysem: Merkezine Çocuk ve Allah’ın, 1945, yerleştirildiği, Havaya Çizilen Dünya, 1935, ile başlayan, Asu ile, 1955, sona eren bir çizgi.

Zamandizinsel olarak da bakılsa, oysa, her döneminde hamleler gerçekleştirdi Dağlarca. Dil bağlamında uzaklaşmak istemediğim için, 1999-2000 arası peşpeşe canalıcı bütünlükler kotardığı kavşağa dikkat çekmek gerekiyor: Bir anlamda “üst-şiir” kapsamına girebilecek, benzerine edebiyatımızda sık rastlamadığımız çizgiyi Dildeki Bilgisayar ile, 1992, aştığını görüyoruz. Bana kalırsa, Kutluk’un Evindeki Konuşma’nın kapısını araladığı bir gereksinmeyi karşılamanın yollarını aramaya, yapıtı üstünde sözalmaya artık hazırdı. Arada, gözden kaçmış olabilecek bir provayı, 1987, TÜYAP onur konuğu olduğu yıl hazırlanan kitapta gerçekleştirmişti: “Dağlarca Yapıtlarını Tanıtıyor” sonradan Yapıtlarımla Konuşmalar I ve II’yi tetikleyecekti.

Neredeyse dilbilimsel bir söylemle açılan Dildeki Bilgisayar’ın bu ilk bölümünü, peşisıra kitabın sonuna yerleşen “Dilata”yı karşılaştırmalı okumalar yoluyla sınamak gerekir: Dağlarca, Berke Vardar’ın çevirisiyle yayımlanan, 1976-78, Saussure’ün iki ciltte bütünlenmiş Genel Dilbilim Dersleri’ni besbelli tanımıştı, ama alıntıladığını vurguladığı parçalar, TDK çevresinde dilbilgisi ve dilbilim konusunda yapılan araştırmaları izlediğini de düşündürüyor.

– IV –

Bilgisayarın Dağlarca’yı handiyse büyülediği anlaşılıyor. Masaüstünü önceleyen döneminde, “dev” aygıta bakarak sonsuz ve yeni olanaklar getireceğinin bilincinde, bir yandan da, ama, düpedüz insan beyninin yapay bir versiyonuyla karşıkarşıya geldiğinin ayırdında. Harfler ve sayılar âlemine iki ayrı büyük kapı açması şairi derinlemesine meşgûl ediyor.

Konunun yakından uzaktan uzmanı olmaması bir yana, naif bir coşkuyla ona yaklaştığı açık. Gelgelelim, bu naifliğin arkasından imgelem kutusunun hummalı biçimde aygıt üzerinde odaklandığını gözlemliyoruz. Sayılar evrenine, aritmetik ve geometrik eksenler üzerinden bakışında bir Evren ile yüzleşme eğilimi başat: Sonsuz, Sürez, açıklanamaz Uyum, dinaşırı ya da dinötesi bir Tanrı kavramı dolaşıyor şiirlerinde: Bir bakıma, yeniden farklı parametrelerle Çocuk ve Allah’ın bir defa daha sağlamasını yapıyor.

Asıl yoğunlaşması, Harflerin evreninde: Ses, İm, Söz burçlarında bilgisayarın ve insan beyninin açılım haritasında ilerliyor Dağlarca:

“Doğadır senin bilinçaltın
En büyük bilgisayar
Yazık ki düşüneceğine kısa
Yazacağına dar”

dörtlüğü uzun lâfın kısası: Herşey Doğa ile Ben arasında, ama algılamak, anlamak ve anlamlandırmak kaydıyla — iş başa düşüyor (düz ve deyimsel boyutlarıyla).

Dilata’nın son bölümü “Dil Görüntüleri” kritik eşiğe taşır şairi: Ben yazmadım hiç, ben yazmıyorum: Bende yazılıyor: “İnanıyorsunuz değil mi, bu yazıyı benim yazmadığıma? Başımdaki yapının (abç) bize bir tasarım sunduğuna”.

Hemen ardından:
“Evet, yazı yazmak da bir “bilicilik”tir.

– V –

Hepsi geliyor, Haydi’lerin bilinen dörtlüklerinden birine yaslanıyor:

“O
işinin ozanı
Ben Tanrısıyım
İşimin”.

Bana öyle geliyor ki, son canalıcı kavşakta, Yapıtlarımla Konuşmalar’a girişme aşamasına geldiğinde bir tür ikiz konuma yerleşmişti Dağlarca: Orada, durmadan kitaplarının arasına girerek aradan çekilmeyi başardığı, yukarı çıktığı kesinlenebilir — bir yerde dediği gibi: “Ben 110 kafalı gövdemle yeryüzünün “en çok başlı” çocuğuyum”.

Bu iki kitabı bir çilingir destesi olarak görüyorum kendi payıma. Peşpeşe, 65 yıl boyunca kilitlerini kuran, sunan, arkalarında bekleyen şair, yolun sonu yaklaşırken anahtarlarını şakırdatıyor burada. Hangisini yuvada çevirse açılıyor kapı: Her dörtlüğün bir kadehe eşit olduğunu öğreniyoruz böylece (geçerken, birbaşına “Akşamcı”ya ilişkin söylediklerinin toplumbilimciye parmak ısırtacağını eklemeliyim). Aylam’la konuşadursun, altını çizdiğini görüyoruz: “Yazılırken, bütün okuyucularım inansın isterim, “yeryüzünde değildim”. Betiğin yazılması süresince mavilikler içindeydim”. Dağlarca, Şeyh Galip’e sokulurken düpedüz Roman Jakobson’a dönüşür. İkinci kitabın sonuna doğru kaybettiği, bulamadığı, içine Taş Devri’ni yerleştirdiği bir kitaba değinir: Ben Kimim. (Soru imi kullanmamıştır).

Dağ Uykusu
Fazıl Hüsnü Dağlarca
YKY

Çocuk ve Allah
Fazıl Hüsnü Dağlarca
YKY

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 2.sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Devamını Oku...