Gözlük camlarına dünya üşüşen bir şair: Ataol Behramoğlu

 Onur Caymaz

Nasıl tanıştık, iyi hatırlıyorum. Orta birinci sınıfta olmalı, derste, sıranın kehribar rengi üzerine, tükenmez kalemle yazılmış dizeleri fark etmiştim: “Cellat uyandı yatağında bir gece / ‘Tanrım’ dedi ‘bu ne zor bilmece:’ / Öldürdükçe çoğalıyor adamlar / Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Hayli çarpılmış olmalıyım, ezberlemiştim. Halen de öyledir, nasıl olduğunun önemi yok, çok sevdiğim şiirleri ezberlerim. Borges’in bir röportajında söylediği gibi, şiir sestir çünkü öncelikle. Şairin bu dizeleri hâlâ daha zaman zaman etkiler, vurur içimde bir yere. Basitliğine şaşar dururum Ataol Behramoğlu şiirinin. Matis’in çizgileri gibidir dizeleri. Hemen okur geçer, bunu ben de yazarım, ne olacakmış ki dersiniz hafifseyerek. E harfine yaslanmış, bir çocuk uyumaktadır oysa. Yorgun hayal. Çırılçıplak şiir. Denemeye kalksanız, kötü taklitten öteye gidemezsiniz. Duru Türkçe, bıktırmaz. Giriştir edebiyata. Sizi iyi yerlere götürür, başka iyi şiirlere, şairlere, yazarlara. Sırra erdirmez, yokuş aşağı sürüklemez, tokatlamaz. Fakat unutmazsınız. Ara sıra dönersiniz o geçmişe.

Adam Yayınları’nın sarı kapaklı Cahit Külebi toplu şiirlerini okurken, bir yandan da İstanbul’a âşık olduğum yıl, orta iki olmalı bu kez, iki ortalı defterimde yine Behramoğlu: Göğsüme bir İstanbul çiziyorum / Başparmağımla, kelebek biçiminde / Biraz umutsuzum, biraz yorgun işte / En çok gözlerimi seviyorum”.

Cemal Süreya, Papirüs dergisinin Mart 1970 tarihli sayısında yazmış, Behramoğlu şiiri buncasını hak eder mi bilmem: “Ataol Behramoğlu’na gelince, bu arkadaşın son yıllarda pek az şiir yayımladığına tanık olduk. Dört yılda üç şiir. Bunlar da öyle üstünde durulacak nitelikten yoksundu. Halkın Dostları’na alınan Onun Türküsünü, Guevera’nın çok enez bir şiir. Üstelik çok kolay bir şiir. Bugün yurdumuzda bu tür şiir yazabilip de dergilere göndermek gereğini bile duymayan yüzden fazla genç şair var. Kendisini Çağrı’ya yazdığı zamandan beri izlerim. Ataol Behramoğlu alınmasın, ama şu Anadolu’da o kadar beleşten şair olunabileceğini mi sanıyor?” Böyle demiş. Bu cümlelerden beri ne çok şey değişti bu ülkenin edebiyat hayatında! Öyle kalabalık, akıp giden, delicesine bir şiir dünyamız yok artık. Kavga bile çıkmıyor doğru dürüst. Tek tartışmamız şiirin ölüp ölmediği. Devletten para alan edebiyatçılarla yaşayıp gidiyoruz. Büyük büyük yayınevleri bile şiir kitabı basmıyor.

Enez demiş Süreya, şairin şiiriyle tanıştığım yaşlarda “enez”, benim için bir sahil kasabasıydı sadece, Çanakkale’ye bakan. Üstelik Lenin okuyordum ve başka bir dörtlüğü düşüyordum defterime: Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale / Düştü birbiri ardına atlar, filler / Ama şah hala direnmekte / Yeni taşlar bulundu çünkü: köpekler…”

Gelgelelim hep o köpeklerin karşısında durmuş bir aydından söz ediyoruz. Tavrını hep ezilenlerden yana koymuş bir şiir. İyi şiir çek gibidir çünkü, karşılığını bekler hayattan. O yüzdendir ki Behramoğlu da grev yaptıkları vakit Tekel işçilerinin yanında açlık grevine ne durmuştur geçtiğimiz yıllarda.

Başka neler mi yapmıştır? Yazıya adanmış bir hayat denebilir kısaca. Rus dilinden Türkçeye yaptığı Puşkin, Çehov, Gorki, Turgenyev, Lermontov, Babayev çevirilerinden, hazırladığı Türk, Dünya, Bulgar, Rus şiiri antolojilerinden söz açabiliriz. İlber Ortaylı ile birlikte, Rusya tarafından şu ana kadar sadece 11 kişiye verilmiş liyakat madalyasının sahibi…

1970 – 1974 arası Moskova Devlet Üniversitesi’nde Rus edebiyatı çalışmaları yapmış, ağır hapis cezasına çarptırıldığı için 1984’te çok sevdiği, “üzgün yurdum” dediği ülkesinden ayrılmış, 1989’a dek Paris’te gece kulübü bekçiliği, otel katipliği, öğretmenlik yapmış. Pek çok ülkede toplantılara katılıp şiirlerini okumuş, ödüller almış, iki dönem Türkiye Yazarlar Sendikası genel başkanlığı görevi üstlenmiş.

Türkan Saylan 2009 yılında yok yere, Ergenekon tertibinde gözaltına alındığında Cumhuriyet’e yazdığı köşe yazısında “gelin, kitaplarımla bekliyorum sizi, gelin beni de alın” demiş… Yazdıkları ve çevirdikleri dışında yayımladıklarıyla da edebiyatımızda emeği var Behramoğlu’nun. 1970’te İsmet Özel ile birlikte Halkın Dostları; 1975’te kardeşi Nihat Behram ile Militan dergisi. Yanı sıra Sanat Emeği dergisinin kurucularından. O Militan ki yetmişlerin ortasında, Behramoğlu, Ahmet Erhan’ın yani o zamanlar on yedi yaşındaki bir akşam lisesi öğrencisinin şiirlerini yayımlamıştır. Dergi çıktığında bu genç adam herkesi şaşırtır dizeleriyle. Şimdi kimse hiçbir şeye şaşırmıyor, Cemal Süreya görse bunu da yazardı belki.

Ahmet Erhan’ın, yıllar sonra şairi andığı şu dizeler sonra: “Severim Ataol Behramoğlu’nu, gözlüğünün camlarına dünya üşüşürken / O, belediye gazinosundaki toplu sünnet düğününe gitmeyi kurar.” İnsanların, “yaşadıklarından öğrendikleri” şiir olunca başka türlü oluyor işte.

Sennur Sezer’e kulak vermek gerek, şair için yazdıklarında söylediği gibi tam da her şey: “Sevgili Ataol, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi ne kadar güzel anlattın. Sevdayı da. Seni hep delikanlı sayacak okurların. Sesin ne kadar bilge olursa olsun. Bu her şeyden coşkulanan yüreğinin şiirine vuran yansısından olmalı. Ne kadar sevinç varsa yaşamak özleminden. Hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunu bilsen de onurun adına o armağandan caymaya hazır oluşundan. Senin bütün gençlere seslendiğine inandığım bir şiirin var, bu şiirin ‘kızım’ vurgusuyla bitmesi bence çok önemli. Hep oğullara öğüt verildi edebiyatta sanki. Senin şiirindeki sesleniş ise yalnız kendi kızın yüzünden değil, tüm insanlığın kızlarına insanlık adına seslenir gibi: Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım / Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil / Zulmün önünde dimdik tut onurunu / Sevginin önünde eğil kızım.”

Bir de şairin hayatımıza kattığı şarkılar var. Şiirinden yapılmış, o yazmamış olsa hiç bilemeyeceğimiz şarkılar… Bazı şiirler öyle şarkı oluyor ki bir daha şiir olarak hatırlanmıyorlar. Zülfü Livaneli’nin, Sivas Katliamı’ndan sonra bestelediği Yangın Yeri; Edip Akbayram’ın pembe kapaklı kaseti Şahdamar’da bulunan Ben Ölürsem (hatırlayacaksınız, akşamüstü ölürüm); Kumdan Kaleler’in (Tuna Kiremitçi, kulakların çınlasın) Bu Aşk Burada Biter ve en sevdiğim, Ezginin Günlüğü’nün Sen Giderken’i… Durdum baktım ardından, sen giderken diyen şarkı… Behramoğlu da belki arada sıra geçip gitmiş zamana bakıyor, bir şiirinde söylediği gibi “bir yankı, sesine dönemeyecek bir daha / kimsesiz boşlukta kendini yineleyen” diyordur.

Zira elli yıl olmuş bu dile yaşamını adayalı. 1965’te Ankara’da Toplum Yayınevi tarafından basılan Bir Ermeni General, elli yaşına basıyor bu sene. Bu yazı, usta şaire, bir nice yıllar dileği olsun o vakit… Onun şiiriyle söyleyelim, “çok sevmiştik bir zamanlar, seviyoruz yine de…”

Bu ürüne babil.com‘dan ulaşabilirsiniz.

Devamını Oku...