Gözümün Nûru, göz bebeğim

 Özer Yersüren

Altın Koza’dan dört ödülle dönen ve Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu’nun ikinci filmi olan Gözümün Nûru, Uluslararası 36. Moskova Film Festivali’nden de eli boş dönmedi. Jüri Özel Ödülü’nü alan film hayli kişisel ve gerçek bir hikâyeyi konu ediniyor. Bu anlamda filmin en dikkat çeken noktası oyuncuların neredeyse tamamının kendi isimleriyle kendilerini oynamış olması.

Hikâyenin kahramanı Melik sinema öğrencisi olarak eğitimine devam ettiği Fransa’nın Lyon şehrinde Hakkı’yla tanışır. Aynı evi paylaşan bu iki arkadaş sinemaya karşı yoğun bir ilgi duyuyordur. Bunun yanı sıra, gözlerinden rahatsız olmaları da bir başka ortak noktalarıdır. Hakkı’nın rahatsızlığı hayatına devam etmesi açısından bir sorun oluşturmasa da Melik için aynı şey geçerli değildir. Onun rahatsızlığı kalıtımsaldır ve onun deyişiyle ona ailesinden kalan bir mirastır. Lisedeyken retina dekolmanı nedeniyle sağ gözünün görüşünü kaybeden Melik Lyon’da okul, filmler ve yarı-zamanlı işlerden oluşan hayatını sürdürürken sol gözünde de aynı sorunu yaşamaya başlar. Muayene için gittiği doktorun, kendisine ameliyatı gerçekleştiren doktora görünmesini tavsiye etmesi üzerine İstanbul’a dönen Melik için hayat daha da zor bir hal alacaktır. Tedavi tek seferde tamamlanmayacak, iki ameliyat gerçekleştirilecek, her biri diğerinden uzun geçen 40 gün boyunca Melik önce sol gözü, daha sonra her iki gözü bandajlı halde sadece yere bakıp yüzüstü yatarken, tekrar görememe olasılığı karşısında sinema ve hayatla olan ilişkisinin muhasebesini yapacaktır.

Aynı zamanda filmin senaristliğini de üstlenen Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu dramatik potansiyeli son derece yüksek olan bu hikâyeyi trajikomik bir tarzda sunmayı tercih etmiş. Dolayısıyla film belli bir mizah anlayışı da sunuyor. Bunun bir örneği olarak, Yeşilçam’ın körlüğü konu edinen bazı sahnelerinin tamamlayıcı bir tarzda filme eklendiğini görüyoruz. Öte yandan, Lumière Kardeşler’den Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala’sına, Buñuel’e dek sinema dünyasından başka örneklere yapılan göndermeler de mevcut. Teknik açıdan filmin en önemli yanı Melik’in görme eylemiyle olan ilişkisinin somut şekilde ekrana yansıtılması. Melik’in İstanbul’a dönüşünü ekranın bir yanı karartılmış şekilde izliyoruz, örneğin. Bu kararma zamanla artıyor ve nihayetinde ekranı bütünüyle kaplıyor. Bir diğer örnek, kritik ikinci ameliyat sonrası sol gözünde görüş kaybı yaşayan Melik’in dış dünyayı artık nasıl gördüğünün ekranın köşelerden merkeze daraltılması yoluyla gösterilmesi. Son olarak, iki gözü de bandajlanan Melik’in bizi bir dakikalığına karanlığına ortak etmesini de eklemek gerek.

Gözümün Nûru, benzer göz rahatsızlıklarından mustarip kişilerin deneyimlerini aktarması bakımından bir belgesel niteliği de taşıyor. Çok daha hafif bir hastalık geçirmiş ve bir gözünün görüşünü neredeyse kaybetmiş biri olarak filmde bolca ve çarpıcı bir şekilde sunulan ameliyat, muayene ve göz portrelerine oldukça aşinayım. Bu portreler benim için uzak bir geçmişi anımsamak için seyredilen eski fotoğraflar gibi. Bu kişisel notu bir kenara bırakacak olursak, filme yöneltebileceğim en önemli soru onun samimiyetini tartıyor. Fakat bu, nihai yargıya vardığım bir araştırma değil. Filmin bir komedi olması karakterle özdeşleşmemize ve daha da önemlisi filmin dramatik anlamda bir derinlik oluşturmasına engel teşkil ediyor. Bu sonuncu durumu yer yer karşımıza çıkan hayli deneysel sahneler bir nebze kotarıyor. Ancak, gerçekçi olması için mi tercih edildiğine karar veremediğim bazı sahne ve replikler klişelerden ibaret. Hasta ziyareti sahnesi bunun bir örneği. Yine de bir anlamda tutarlılıktan söz edebiliriz. Komiği tipik olan olarak addedecek olursak klişelerin de komedinin bir parçası olduğunu kabul edebiliriz. Ne var ki ben yönetmenlerin bu klişeleri bir kenara bırakıp filmin başından sonuna dek kendi dilleriyle konuşmasını isterdim. Böylesi, bahsi geçen derinliği kazanmak açısından da oldukça faydalı olurdu.

Bitirirken, Gözümün Nûru’nu belgesel niteliğine ulaşan deneysel, trajikomik bir otofiksiyon olarak tanımlayabiliriz. Bilhassa kurgu ve planlar görülmeye değer. Ayrıca, bu kadar dramatik bir hikâyenin komedi tarzında sunulması, en azından benim için, epey ilgi çekici. Film, sona erdiğinde dahi ilginçliğini koruyor. Alışkın olmadığımız bir his uyandırıyor.

Senaryo ve Yönetmen: Melik Saraçoğlu – Hakkı Kurtuluş
Yapım yılı: 2013, Türkiye – Fransa

Devamını Oku...