Hobsbawm’dan Türkiye’ye bir küçük patika açarken

 Sercan Zorbozan

Gelenek nasıl icat edilir? Enteresan bir soru. Eric Hobsbawm, kitabındaki “Geleneği İcat Etmek” makalesinde bunun yanıtını aramış, önünde açılan ve bizleri folklora yani halkbilime çıkartan dehlizlerde yeni sorularla karşılaşmış.

Biz de öyle teoriye bulanmadan, günlük hayattan örneklere bakarak bu soruya ufak yanıtlar bulabiliriz. Halkın günlük yaşayışına etki eden, yönetenlerin yahut yönlendirenlerin ortaya attıkları birçok kavramda, kökleşmiş olarak bildiğimiz çokça ritüelin, geleneğin, adetin aslında icat edilmiş birer propaganda aracı olduğunu teşhis etmek pek zor değil.

18. yüzyılda inşa edilen Britanya Parlamento Binası’nı örnekliyor Hobsbawm; gotik tarzda yapılan o muhteşem yapıyı. Gotik, Anglosakson geleneğinin simgelerinden. Bina 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların ağır bombardımanı sonucu yerle yeksan oluyor ancak savaş biter bitmez, aynı mimarî özelliklere göre tekrar inşa ediliyor.

Kafamızı çevirip ekseriyetle muhafazakarların inşa ettiği müdürlük, sanat merkezi, konferans salonu gibi yapılara bakalım. Sokağa çıkıp çay içmek için bir yere oturduğumuzda gözümüze çarpan binaları diyorum. Genellikle eski Osmanlı konaklarına benzetilmek istenen ancak kapısındaki X-Ray cihazı, duvarlarına montelenen kablosuz internet ağı aparatları ile geçmişten geleni bilinçaltımıza nakşetmek isteyen enteresan yapılar.

Demek ki mesele hakkında kalem oynatan büyük tarihçinin varmak istediği yargı halen güncel: Muhafazakar düşünce, muhafaza edemediği sonradan karşısına çıktığında, onu günün şartlarına uyarlayarak bir gelenek icat ediyor.

Hobsbawm’ ise Sanayi Devrimi’nden sonra icat edilen gelenekler üç gruba ayrılır:

-Toplumsal birlik-beraberliği ya da gerçek veya yapay cemaatlere grup aidiyetini oluşturan veya sembolize eden gelenekler,

– Kurumları, statü ya da otorite ilişkilerini oluşturan veya meşrulaştıran gelenekler,

– Ana amacı toplumsallaşma, inançların, değer yargılarının ve davranış teamüllerinin aktarılması olan gelenekler.

Yazımızın ana konusunu oluşturan mantık, birinci gruba yakın. Türkiye gibi toplumsal birlik beraberliğini ancak sloganlarla koruyabilen bir ülkede, tutkal görevi yapacak geleneklerin icat edilmesi neredeyse devlet politikasıdır. 20’lerden 60’lara kadar, cemaat bağları gerçekten köklü olan gruplara karşı yapay bir burjuvazi, yapay bir “yurttaşlık” müessesesi oluşturulmak istendi, kısmen başarıldı da. Kökü yüzlerce yıl öncesine giden X tarikatının karşısında, cumhuriyetin devrimci ilkelerini benimseyen, aydınlanmacılığa ve ilericiliğe imanı tam, hatta sadece bu iki kavrama iman eden, devlet eliyle beslenip palazlanan bir Y topluluğu çıkarıldı. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “en hakiki tarikat olan medeniyet tarikatı”.

Bir başka örnek: Yine aynı tarih aralığından. Halkın zihninde kökleşen, “Âl-i Osman” mitosuna karşı, Orta Asya bozkırlarından çıkıp, dünyanın dört yanına dağılmış, Hititler dahil tüm kadim medeniyetlerin atası olmuş “Türk” kavmi.

Bu formülün halk kültürüne etkileri açısından bakarsak kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kökleşmiş gelenekleri öyle ha deyince söküp atmak mümkün olmadığı için 60’lardan günümüze kadar iktidara gelen merkez sağ partiler, “Osmanlı Torunu” sıfatıyla özdeşleşen propaganda malzemeleri ile Anadolu halkının oylarını büyük oranda parsellemeyi başardılar.

Günümüzde ise bu durum, “muhafazakar” kimliğini cümlenin başına koyarak siyaset yapan AK Parti örneğinde daha baskın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Yukarıda bahsettiğim konak tarzı devlet binalarının yanında hayat pratiğinin her alanında icat edilmiş bir geleneğin izlerini görmek mümkün. Mesela parlak renklerle bezenmiş, Osmanlı tuğrası işli akıllı telefon kılıfları. Mesela, siyasetçilerin her konuşmalarında selam gönderdikleri Balkan ve Arap şehirleri metaforu. Ki Şam, Halep, Üsküp, Selanik gibi kentler, siyasi ve askeri tarihimizin en ağır yenilgileri sonucunda kan ağlayarak terk edilen, psikolojik eşik sayılan yerlerdir. 1920’lerden 2002 yılına kadar siyasilerin konuşmalarına ve kullandıkları propaganda diline bakalım. Balkanları ve sembolik Arap şehirlerini kaybetmeye neden olan 1. Balkan, Yemen, Kanal, 1. ve 2. Gazze gibi savaşların esamisi bile okunmaz. Çünkü bu isimler halkın zihnine kazınan çok acı hatıraların, ezilmişliğin, yenilginin diğer adlarıdır.

Bugün ise durum farklı. “Ortadoğu’nun ve Balkanların” hamiliğine tekrar aday olan bir Türkiye, bu coğrafyalarda yaşayan insanların “grup aidiyetini” sembolleştiren yepyeni bir Osmanlı geleneği icat ediyor. Ancak bu yapılırken yaşanmışlıkların hatırlanması bir tarafa, sanki Osmanlı Devleti, Şam’ı, Üsküp’ü barış içerisinde teslim etmiş gibi bir görmezden gelme durumu yaratılıyor. Unutmayalım ki 100 yıl, ortalama insan ömrü için uzun bir süre olabilir lakin tarih cetvelinde küçücük, sigara içimi süresi kadar kısa bir zaman dilimidir. Balkanlarda, Ortadoğuda ne ateş közlenmeye durdu ne de acılar unutuldu.

 babilcomdanalabilirsiniz

                                                                                                                                    Geleneğin İcadı – Eric Hobsbawm, Terence Renger
Agora Kitaplığı

Devamını Oku...
Bir cevap yazın