“İnsan bu ağrıya hem aşina hem de mecbur”

 Ayşe Zeliha Gökçe

Uzamı kısa olan tekdüze bir ömrün nasıl da iç boğucu bir şekilde uzun olabildiğini, birbirini takip eden günlerin, onlardan bir kaçış olmadan yaşanıp gittiğini, kimi zaman bugünlerin acı, şiddet, kin ya da ayrılıklarla parlayıp söndüğünü, bu yangınların vicdandan vicdana değişerek hiç sönmeden yanabildiğini ya da saatler içinde küllenip yok olabildiğini, “dünya ağrısı” na tutunup kalanların yalnızlığını, bu yalnızlığa da insan gerektiğini ama yalnızlığı paylaşacak türden insanların yok denecek kadar az olduğunu, insanların çoğunun akıntıya kapılıp yaşayıp gitmeyi seçtiğini, aksini seçenlerinse kendi dünyalarında zindanı, kapanmışlığı yaşadığını anlatan, varoluşsal acılar çeken modern bir roman kahramanın hayatı üzerinden, kuş bakışı bir yerden yaklaşırken, bu arada ciddi dertlerini de masaya yatırmayı ihmal etmeyen, bu anlamda bir çok nirengi noktası barındıran “önemli” bir roman, “Dünya Ağrısı”.

Romanın başkahramanı Mürşit, roman okurları için tanıdık bir karakter aslında. Özellikle romanın ilk yarısında, kasabalı bir “aylak adam” ile karşı karşıya olduğumuz kanısı oldukça güçlenebilir. Oysa anlatı çevresini geliştirdikçe çok başka meseleler odağa çekilmeye başlar, romanın, modern kahramanın bireysel iç sıkıntısından öte dertleri de olduğu açığa çıkar.

Babasından kalan oteli zoraki işleten, felsefe eğitimini yarıda bırakıp, hastalanan babasının yerine “evin erkeği” görevini üstlenmek üzere baba ocağına geri dönen, bunun hep geçici bir dönüş olduğunu düşüne düşüne yılları geride bırakmış, karısını sevse de onunla hemhal olamamış, aşık hiç olmamış, hayatın kısır döngülüğü içinde kaybolmuş bir adam Mürşit.

Romanın açılışında okuru karşılayan kabus bölümü, Mürşit karakterinin belki de merak uyandıran tek gizemi gibi görünür ilk başlarda. Anlatı bu izleği ilerleyen bölümlerde de kovalar, açık etmeden izlerini hep belirgin tutar; ta ki ciddi bir merak duygusu, ciddi bir düğüm yaratana dek. Bir diğer yandan, Mürşit’in ağzından, bir Anadolu kasabasının haritası yavaş yavaş gözlerimizin önüne serilir. Daha doğrusu anlatıda şehir olarak geçen bu mekan, aşina olduğumuz üzere, metropoller haricinde bildiğimiz her küçük şehir gibi oldukça içine kapalı, insanların birbirine tutunarak yaşadığı, bütün günleri birbirine benzeyen bir dekor olarak karşımıza çıkar. Mürşit’in unutmak istediği ama rüyalarında yakasını bırakmayan, karamsar ve eli kolu bağlı psikolojinin tek değilse de önemli sebeplerinden birisi olduğu anlaşılan “büyük günahı”nın ne olduğu bilgisine doğru evrilen anlatı, bu şehir-kasaba tasviri ve bu coğrafyanın insan iklimi üzerinden, aslında Mürşit’in bu günahının hangi zihniyet ile ilişkili olduğunu yavaş yavaş, ustalıkla örmenin yöntemini de bir şekilde bulmuş görünmektedir. Bir kabusla başlayıp, Mürşit’in ruh halinin ve yaşanan olayların okur için yavaş yavaş perdelerini araladığı anlatı boyunca, bir çok insanlık durumu en acı halleri ile  Dünya Ağrısı’nın temel meselesini ortaya koyar: “İnsan aslında bu acıya aşina olduğu kadar mecburdur da…”

Bu bağlamda, anlatıda iki önemli kırılma noktası olduğu görülmektedir. Bunlardan birisi, Mürşit’in okuduğu bir kitaptan yola çıkarak, yaşadığı şeyin adını “Dünya Ağrısı” olarak koyması- daha doğrusu böyle bir kavramın varlığından haberdar olarak yaşadığı iç sıkıntısını bu ağrıya benzetmesi- ikincisi ise  “içim ağrıyor” dediği zaman, kendisinin hasta olduğunu sanacağını düşünecek kadar “düz” bulduğu kızının onun neden bahsettiğini çok iyi anladığını, hatta bu acı ile babasından çok daha ustalıkla yüzleşip onunla baş etmeyi bile öğrendiğini belli eden cümleler kurduğu an Mürşit’in yaşadığı aymadır.

“Benim de ağrıyor baba dedi, herkesin az çok ağrıyor içi (…) Yaşamak böyle değil mi zaten baba… dinmeyen bir ağrı” (Dünya Ağrısı: 242)

Kendimize özgü, kimsenin bilmediği bir acı ile dünyayı anladığımızı sanırsak da aslında hepimizin içinde oturur “Dünya Ağrısı”. Bizi birbirimizden farklı kılan onunla baş etme biçimimizdir. Mürşit’i karısından, oğlundan- kızından, babasından farklı, çok uzak kılan ağrı ile baş etme biçimi, ona, şehre altın aramak üzere gönderilen mühendis ile derin bir dostluk kurma fırsatı sunar. Kendisine “madenci” denilmesini isteyen mühendisin hikayesinin, hatıra ve acılarının Mürşit ile kesiştiği noktalar  Türkiye tarihinin en acı olaylarından birisini de ciddi bir tema olarak romana dahil eder.

Varoluş savaşının doğal acılarını yakın Türkiye tarihine de göndermeler yaparak en derin şekilde tasvir eden “Dünya Ağrısı”, bu anlamda çok yönlü okumalara açık, zengin bir anlatı olmayı başarmış görünüyor.

babilcomdanalabilirsiniz

Dünya Ağrısı – Ayfer Tunç
CAN Yayınları

Devamını Oku...
Bir cevap yazın