İnsan Türünün Evrimi ve Geleceğinde Tarih ve Biyo-coğrafya

 Abdurrahman Üzülmez

Güney yarımkürede yer alan Kerguelen adası ismini, buraya 1770’lerin başında ayak basan Fransız kâşifinden almıştır. Konum olarak Hint Okyanusu’nun güneyinde, Avustralya, Afrika ve -diğerlerine nazaran yakınındaki- Antarktika üçgeni içindedir. Ada insan yaşamına uygun bir coğrafyaya sahip olmamasından dolayı, dün olduğu gibi bugün de -bilimsel çalışma amacıyla uğrayanlar dışında- meskûn değildir. XIX. yüzyılda buraya uğrayan Norveçli gemicilerden bugüne hatıra olarak Kerguelen kedileri kalmıştır. Bu vesileyle adaya ayak basan söz konusu kedilerin aradan geçen iki asırlık zaman içinde geçirdikleri evrim ilginçtir. Kedilerin beyni -göreli olarak kısa sayılabilecek bu süre içinde- küçülmüştür. Bilim adamları bunu, adanın biyo-coğrafyası ile açıklamaktadır. Adada mütemadiyen esen rüzgârlar, ağaçların nerdeyse hiç olmaması, kuşların ve diğer bazı canlıların hareketini büyük ölçüde engellemektedir. Bunun sonucunda da sözkonusu kediler, kuşlar veya diğer avlarına hiç zahmetsiz ulaşabilmektedirler. Kısacası yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarındadır. Onları atalete sevk eden bu koşullar beyinlerinin küçülmesine sebebiyet vermiştir.*

Bu örneğin de bize hatırlattığı gibi, canlıların -tabii ki bu canlılardan biri de insandır- içinde yaşadığı biyo-coğrafya fevkalade önemlidir. Jared Diamond’un (d. 1938) “İnsan Topluluklarının Yazgıları” ve “Üçüncü Şempanze” kitabında medeniyetlerin niçin Yeni Dünya’da (Avustralya-Yeni Gine, Polinezya, Amerika ve sahranın güneyindeki Afrika’da) değil de Eski Dünya’da (Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika) ortaya çıktığını büyük ölçüde biyo-coğrafya ile ilgili koşulların tasviri eşliğinde anlatıyor.

İmdi Abraham Maslow’un (1908-1970) ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayarak bundan mülhem bir şekilde konuya yaklaşabiliriz. Maslow, insan/birey ihtiyaçlarının muayyen bir hiyerarşiye tabi olduğunu ileri sürmektedir. Elbette ki bu hiyerarşi içinde öncelik fizyolojik ve güvenlikle ilgili ihtiyaçlardadır. Söz gelimi beslenme veya barınma sorununu halledememiş bir kişi bilgi, estetik ve eğitimin önemini kavrayamaz, dolayısıyla da Maslow’un hiyerarşisi içinde en son aşama olan -bilişsel ihtiyaçların bir parçası olarak- ‘kendini gerçekleştirme’ ihtiyacını karşılaması söz konusu olamaz. Benzer bir şekilde toplumların tarihi de muayyen ve rasyonel kimi aşamalardan geçmiştir. Ancak Diamond’un ifade ettiği şu ki, Eski Dünya’nın insanları ve büyük sahranın güneyindeki Afrika’da toplumların bu aşamaları geçmelerini sağlayacak gerekli biyo-coğrafî koşullara sahip değildi. Niçin mi? Kısaca açıklayalım.

Üçüncü Şempanze
Jared Diamond
Çev: Çağatay Tarhan
Alfa Yayınları

Avustralya-Yeni Gine, Polinezya adaları ve Amerika birbirinden yalıtılmıştı. Asya’dan Endonezya üzerinden buraya göç eden insanlar arasındaki iletişim, coğrafî koşullar sebebiyle kopuktu. Diğer taraftan bu bölgelerde yaşayan hayvanlar insana alışkın olmadıklarından insandan kaçmayı/korunmayı öğrenememişlerdi. Bundan dolayı bu bakir topraklara göç eden ilk insanlar, çoğu kez bölgenin dev cüsseli -ve insandan gelebilecek tehlikelerden habersiz- hayvanlarını kolayca avlayıp soylarını tükettiler. Aynı durum Amerika kıtası için de geçerlidir. Sahra’nın güneyindeki Afrika’da ise şaşırtıcı bir şekilde hayvan çeşitliliğine rağmen evcilleştirilebilir hayvan neredeyse yoktu. Amerika’da ise, bir tek lama evcilleştirilebilmiştir. (Yeni Gine’nin dağlık bölgelerindeki bazı kabilelerde rastlanan yamyamlığa ilişkin gelenekler bunun tipik sonuçlarından biridir. Zira bu, toplumların/toplulukların insan vücudu için gerekli olan hayvansal proteinleri alamadıklarının bir göstergesidir. Bununla beraber Eski Dünya’da hayvanların evcilleştirilmesi ve yaygınlaştırılmış olması, mutasyona uğrayarak hayvandan insana geçen hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin gelişimini sağlamışken, Yeni Dünyalı topluluklar bundan mahrum olduklarından Eski Dünyalılara karşı dezavantajlı durumdaydılar.) Bilindiği gibi, evcil ve besin olarak tüketilen veya yük hayvanı olarak kullanılan hayvanların anavatanı çoğu kez Asya’dır. Afrika ve Yeni Dünya ise bu koşullara sahip değildi. Aynı şekilde Pasifik’teki adaların dışarıyla iletişim kurmasındaki zorluk dışında, Avustralya ve Orta ile Kuzey Amerika arasındaki bölgede ise çölün geçit vermezliği, Amerika Kıtası’nın ise Panama Kıstağı civarındaki sık ve geçit vermez ormanlarla kaplı olması, And dağlarının yarattığı zorluklardan ulaşım ve iletişimi büyük ölçüde engellemesi, bu bölgelerde medeniyetin gelişmesine büyük engel teşkil etmiştir. Sahranın güneyindeki Afrika da, aynı şekilde, kendi içinde bile coğrafî bütünlük kurabilecek koşullardan yoksundu. Bitkiler açısından da bu bölgeler, Asya-Avrupa-Kuzey Afrika’ya göre çok şansızdı.

Oysa Asya-Avrupa-Kuzey Afrika için bu koşullar geçerli değildi. Evcilleştirilebilir hayvanların (inek, koyun, domuz, eşek, at vs.) çoğunun anavatanı bu bölge olduğu gibi, birçok tahıl veya diğer bitkilerin anavatanı da bu bölgedir. En az bunlar kadar önemli olmak üzere, Eski Dünya’da aşılamaz coğrafî engeller yoktu. Çin’de veya Ön-Asya’da ortaya çıkan herhangi bir alet, besin, evcilleştirilen hayvan, bitki veya bilgi, suya atılan taşın halkalar yaratmasına benzer bir şekilde aşama aşama Çin Denizi’nden Atlas Okyanusu’na kadarki coğrafyada yayılabilmiştir. Eski dünyada ortaya çıkan keşifler, evcilleştirilen hayvan ve bitkiler göreli bir kısa sürede çevre bölgelere yayılabilirken, Yeni Dünya’da ise doğal ve coğrafî engellerin adeta mutlak aşılmazlık arz etmesi bunu engellemiştir. Nitekim Eski Dünya’da birden fazla kez aynı bitki veya hayvanın evcilleştirilmesi istisna iken, Yeni Dünya’da adeta bu kuraldır. Bu, Yeni Dünya’da bahsedilen engellerin, keşiflerin ve medeniyetin yayılmasına engel teşkil ettiğinin önemli bir kanıtıdır. Tasvir edilen bu durum, Eski Dünya’ya Yeni Dünya karşısında, -medeniyetlerin gelişimi ve yayılması açısından- çok önemli bir avantaj sağlamıştır. Diğer taraftan, Yeni Dünya’da yaşayan topluluklar biyo-coğrafyaya ilişkin koşullarının elverişsizliği sebebiyle çoğu kez kabile toplumu evresini bile aşamamışlar, bölgedeki görece gelişmiş toplumlar bile, XVI. yüzyılda dahi hâlâ yazılı kültüre ulaşamamışlardır. Bu da onların mukadderatlarının belirlenmesinde çok etkili olmuştur elbette. Zira XV. ve XVI. yüzyıllardan itibaren Yeni Dünya’ya ulaşan Avrupalıların, henüz bir yazılı kültür yaratamamış ve ateşli silahlara sahip olmayan bu toplumlar karşısında üstünlük kurmaları doğaldır ki hiç de zor olmamıştır.

Meseleye bu şekilde bakınca görülüyor ki, tarihin yönünün belirlenmesinde insanın/toplumun rolü çok kısıtlıdır. Aslolan, insanın toplumun içinde yaşadığı biyo-coğrafyaya ilişkin koşullardır. Burada bahsettiğimiz koşulları da dar manada anlamamak gerekir. Mesela ‘dağlık ve verimsiz bir araziyi yurt tutan herhangi bir toplumun gelişme şansı yoktur’ diyemeyiz hemen. Bu arazilerin en azından mücavir alanını da hesaba katarak düşünmeliyiz. Nitekim Yahudilerin kadim vatanı Mezopotamya, Fenikelilerin veya Yunanlıların yaşadıkları bölgeler çorak, çöl, dağlık gibi sonuçta verimsiz araziler olmasına rağmen, Akdeniz ve diğer Ön-Asya topluluklarıyla temas kurmalarının önünde hiçbir engel olmamasından dolayı bunu avantaja çevirerek önemli bir medeniyet yaratabilmişlerdir.

Bütün bu anlattıklarımız ister istemez “İnsan/toplumlar tarihin öznesi değildir” yargısını akla getirebilir. Ancak Daimond’un bu şekilde mutlak bir determinizm içinde düşündüğünü ileri sürmek mümkün değil. Bunun altını, diğer bir kitabı, “Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır?” alt başlıklı Çöküş’te kalın çizgilerle özellikle çiziyor. Daimond bu kitapta Polinezya’daki Paskalya, Pitcairn ve Henderson adaları, Tokugawa Japonyası, İzlanda, Amerika’daki Anasazi ve Maya medeniyetleri, İskandinavya Grönland’ı ve çağdaş dünyadan ABD’nin Montana eyaleti, Avustralya, Raunda, Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Çin söz konusu edilmektedir. Bu kitapta da Daimond biyo-coğrafya, insan nüfusu ve tüketim/ihtiyaçlar (çağdaş toplumlarda sanayileşmeyle gelen gelişmeler) arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Bakış açısının moda tabirle “çevreci” olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, muayyen bir coğrafyanın kendine (toprak ve su kaynakları, flora ve fauna, iklim koşulları vs. ile ilgili) özgü koşulları olduğunu kabul etmekte ve incelediği coğrafyalarla bunu örneklendirmektedir. Ancak nihai olarak belirleyici olan coğrafya veya bio-coğrafya değil, insan/toplumdur. İnsanların/toplumların problemleri doğru bir şekilde algılamaları ve bunlara uygun çözümler üretmeleri bu çerçevede önemlidir elbette. Karar alma süreçleri ve siyasal geleneklerin de bu bağlam içinde önemi tartışılmazdır. Bu çerçevede Haiti ve Dominik Cumhuriyeti arasında yapılan karşılaştırma dikkat çekici. Zira ikisi de aynı adada (Hispanyola) yer almasına ve üstelik tarihsel olarak Haiti, Dominik Cumhuriyeti’nden daha avantajlı durumda olmasına rağmen bugün Haiti’nin içinde bulunduğu sefalete karşın Dominik Cumhuriyeti’nde görece müreffeh bir toplum vardır. Çünkü Dominik Cumhuriyeti’nde diktatör Joaquin Balaguer’in (başkanlık dönemi: 1960–62, 1966–78, 1986–1996) veya Tokugawa dönemi (1603–1868) Japonya’sında Şogunların aldığı sert ve katı tedbirlerle ağaç kesimine getirilen sınırlamalar sonucu ormanların korunması, bu toplumları benzer akıbetlere duçar olmaktan korudu. Bunun yanında İskandinavyalılar, 1400’lerde 400 yılı aşkın bir süre burada tutunduktan sonra ortaya çıkan iklim değişikliğine uyum sağlayamayarak Grönland’da varlıklarını koruyamadı. Oysa bu bölgeye onlardan hemen sonra gelen Eskimolar ise varlıklarını devam ettirmeyi başardılar. Daimond bunu sebebini de bilinçli bir insanî davranışla izah etmektedir: İskandinavyalıların kendilerini Hıristiyan Avrupalı olarak görmeleri, ihtiyaç ve ilişkilerini ısrarla bu önceliğe göre şekillendirmeleri. Bu bölgede hayatta kalmalarını sağlayacak olan Eskimoların kültürel ve teknolojik birikimden istifade etmeyi reddetmeleri.

Daimond Dünyayı (uzay okyanusunda) bir ada gibi düşünmeyi öneriyor. Bazı Polinezya adalarını da bunu anlatmak için adeta bir metafor olarak kullanıyor. Nitekim Paskalya adasında yaratılan medeniyet, ada kaynaklarının akılcı ve dengeli kullanılmaması sonucu çökmüştür. Diğer Polinezya adaları olan Pitcairn çok küçük ve Henderson adası ise sahip olduğu kaynaklar açısından çok yetersizdi. Bu iki ada ile Mangerava adası arasındaki ticaret söz konusu medeniyetin ana damarıydı. Ancak Mangareva da Paskalya adasındakine benzer çevre felaketlerinin ortaya çıkması, bitki ve hayvan soylarının tükenmesiyle beraber Mangareva ile Pitcairn ve Henderson arasında kurulmuş olan ticaret bağlantısını ortadan kaldırdı. Böylece de bu adalarda yaşamını sürdüren toplumların varlıklarını sürdürme imkânı kalmadı. Bu örnekler insanın/toplumların iradelerinin tarihsel gelişim açısından rolünün de mutlak olmadığını vurguladığı gibi, kaynakları akılcı kullanmanın gerektiğinin de altını çizmektedir. Aksi durumda ise, Raunda da yaşanan Hutu-Tutsi kavgası sonucunda Hutuların Tutsileri soykırıma tabi tutmaları gibi sonuçları dahi doğabileceğinin ipuçlarını sunuyor. Daha kötüsü ise aksi durumun, uzayda tek başına ve bir adadan farksız konumda olan gezegenimizin sonunu da getirebileceğini imliyor.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 4.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...