Karanlığın Yüreğindeki Yaban

Mustafa Özel

Karanlığın Yüreği Afrika‘nın, Yaban ise Anadolu’nun yüreğine doğru dehşetle sonuçlanan iki yolculuk. Bilinmeyene, ıssızlığa, zamanın başlangıcına doğru. Biri servet uğruna yabanı fethetmek isterken ona yenilen; diğeri yabanın kalbini kazanmak isterken yaban diye yaftalanıp reddedilen iki medeninin feryadı.
Yakup Kadri, Conrad’den haberdar mıydı, bilmiyorum. Otuz üç yıl arayla yazılan bu iki kısa roman, yazarlarının kişisel deneyimlerinden etkilenmiş. Conrad, eserini yazmadan on yıl önce Kongo’da altı ay bulunmuş; insanların sinekler gibi telef edildiği bu ülkeden sarsıcı izlenimlerle dönmüş. Yakup Kadri, eserini yazmadan on yıl önce orta Anadolu’daki izlenimlerini “yazıp neşrettiği bir nesirde” utanç ve hüzünle dile getirmiş. “Eserim objektif bir roman değildir,” diyor (objektif roman ne demekse?) Nedir, öyleyse? “Bir ruh sıtmasının, birdenbire acı ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya gelmiş bir şuurun, bir vicdanın çıkardığı yürek parçalayıcı haykırışı.”
Yakup Kadri’nin 1942 yılında, ilk baskıdan on yıl sonraki ikinci basılışı sırasında Yaban’a yazdığı önsözde yaptığı bu değerlendirme Karanlığın Yüreği’nin kahramanı Kurtz için kelimesi kelimesine geçerlidir. Bu roman da bir ruh sıtmasının, birdenbire acı ve korkunç bir gerçekle karşı karşıya gelmiş bir şuurun çıkardığı yürek parçalayıcı haykırışla son buluyor: “Ne dehşet! Ne dehşet!” (Vicdan kelimesini atladım; çünkü fildişi ile bir araya getirmede zorlandım!)

Zamanın Başına Dönüş!
Karanlığın Yüreği’nin anlatıcısı Marlow, Kongo nehri boyunca Afrika karanlığının kalbine doğru yol alırken sanki zaman içinde geriye doğru, zamanın başlangıcına doğru bir sefer içinde olduğunu hisseder: “O ırmak boyunca ilerlemek, dünyanın yaradılışının ilk günlerine, bitkilerin topraktan adeta fışkırdığı, büyük ağaçların kral olduğu çağlara doğru yol almak gibi bir şeydi.” Orada insan yolunu “çöldeymiş gibi” kaybediyor, büyülendiğini ve eskiden bildiği her şeyden ebediyen koptuğunu sanıyordu. Celal Paşa’nın oğlu, harpte kolunu yitirmiş yedek subay Ahmet Celal’e göre de orta Anadolu halkının “taş yığınları arasında, ilk insanlardan farkı yoktu.” Bunlar, yarı çıplak dolaşıyor; çamura karışmış yanık buğday ve mısır tanelerini ezerek öğütmeye çalışıyor ve “bir yabancının ayak sesini duyunca her biri bir yana kaçıp bir kovuğa saklanıyordu.”
Marlow, yabanın kendisine “kinci bir yüzle” baktığını hissediyordu. Alıştı sonra; görmüyordu artık; vakti yoktu. “Sadece yüzeysel olaylarla uğraşmak zorunda kaldığınızda, gerçekler siliniveriyor. Neyse ki insanın iç gerçeği gizli.” Yaban’ın kolsuz kahramanı için de “toprak katı ve tabiat zalimdi ve insan cinsi bozuk bir hayvandan başka bir şey değildi.” Daha önce medeni insanları tanımıştı. “Racine’lerin, Voltaire’lerin Fransızları; Bacon’ların, Shakespeare’lerin İngilizleri; ve hünerli İtalyalılar ve yıldırım zapt etmişlerin çocukları hep… önümden geçtiler. Ne terbiye görmemiş, ne galiz, ne iğrenç, ne çirkin bir goril sürüsü!..” Bu medeni goril sürüsüne karşı savaşıp kolunu yitiren kahraman; uğruna savaştığı insanlardan da yakınlık görmez. “Gözle görünmez bir çember, bir nevi karantina kordonu beni aralarına karışmak istediğim bu küçük insan kümesinden ayırıp duruyor. Ne yapsam bu çemberi yaramıyorum. Zaten, korkunç engin bir ıssızlıkla çepeçevre çevrilmiş bir köyün içinde benim etrafımı ayrıca başka bir ıssızlık sarmış bulunuyor.”
İstanbul’un en muhteşem konaklarından birinde doğan Paşa torunu kahramanımız, parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan sonra, “kanatlarının biri kırılmış olarak” Anadolu’nun ortasına düşer. Tek isteği, uğruna savaştığı bu insanlardan kabul görmek, onlara karışmaktır. “Lâkin işte görüyorum ki bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışıyorum, ne dibe çökebiliyorum.” Yalnızlığı o hadde varır ki beşer dünyasından hayvan dünyasına kaymış olarak bulur kendini. “Ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım. … Bir küçük eşek besleyeceğim. O, bana arkadaşlık edecek.”
İnsanlar, kahramanımızın yanına adeta yürekleri de kafaları gibi kalın sargılarla sarılmış olarak gelirler. Onlara ulaşmak için, beşerden hayvana alçalmak bile yetmiyor; daha aşağılara sarkıp nebat (bitki) alemine inmek gerekiyor. İnsan bu köyde tabiatın devamıdır sanki. Mesela Mehmet Ali’nin sert ve mütevekkil anasında “Tabii güçlerden bir şey gizlenmiş gibidir. Eli ayağı, bir ağacın henüz topraktan sökülmüş kökleri gibidir ve bilirim ki vücudu, bir meşe kütüğü kadar sağlamdır.” Hayvanla konuşmak kolay; bir ağaç kütüğü ile iletişim kurmak ise velilik gerektirir. O kadar ıssız, o kadar bilinmez bir dünyanın ortasındadır mahzun paşazâdemiz.
Issızlık (wilderness) Karanlığın Yüreği’nde de en sık tekrarlanan kelimedir. Issızlık, bilinmezlik. “Bazen kıyıya çok yakın, bilinmeyenin eteklerine ilişmiş bir şubeye rastlıyorduk. Yıkık dökük izbelerinden büyük sevinç ve hayret belirtileriyle bizi karşılamaya fırlayan beyaz adamların çok tuhaf bir görünümleri vardı, sanki bir büyü onları oraya tutsak etmişti. Fildişi sözcüğü yankılanıyordu bir süre havada, sonra yeniden, sessizliğe doğru sürdürüyorduk yolumuzu, ıssızlık içinde. Giderek karanlığın yüreğinin derinliklerine gömülüyorduk.”
Marlow, fildişi tutkusuyla “ruhu delirmiş” hasta bir şirket yöneticisini (Kurtz) merkeze getirmekle görevlidir; yanı başındaki “imansız hacılar” ise düpedüz servet avcısıdırlar; aradıkları kutsal kâse, fildişinden yapılmadır. Soysuz serüvenciler. Yaban’ın soylu savaşçısı ise “bütün kaybettiği şeyleri” o köyde bulmaya gelmiştir. “Mehmet Ali’nin köyüne yaklaştıkça bir şeyden, aziz bir şeyden ayrıldığımı sezinliyordum. Yüreğime bir ağırlık çöküyordu. Arkamda ne bırakmıştım ki böyle hüzünleniyordum? Bir yurt mu? Bir ana mı? Bir sevgili mi? Hayır, hiçbir şey, hiç kimse.”
Araba köyde, karanlığın yüreğinde durunca, Mehmet Ali hiçbir söz söylemeden aşağı atlar. “Karanlık içinde kaybolup gitti. Ben, bu dakikadan itibaren iradesi başkalarının iradesine tâbi bir adamdım.” Marlow da ıssızlık arttıkça umutsuzlaşır; her yer karanlıktır: “Çevreyi saran yaban bize ne yeni bir şey öğretiyor, ne de fazla öteleri araştırmamıza izin veriyordu. Tarih öncesi bir dünyanın, keşfedilmemiş bir gezegen kılığına bürünmüş bir dünyanın gezginleriydik. Derin acılar ve büyük güçlüklerle ele geçirilen belalı bir mirasa sahip olmuş ilk insanlar olduğumuzu düşünebilirdik.” Bu belalı mirasa Kurtz, daha önce konmuş olduğu için, yerliler kendisine tapınıyor olsalar da, aslında onların iradesine tâbi hâle gelmişti: “Yaban alemi kafasına dokunmuş ve onu bir topu okşar gibi okşamıştı, fildişinden bir top! Ve hop! pörsüyüvermişti. Yaban onu almış, sevmiş, kucaklamış, damarlarına girmiş, şeytanca bir üyelik töreninin akıl almaz ayinleriyle ruhunu kendi ruhuna bağlamıştı.”
Marlow, ıssızlığın ortasında, kendi derdiyle meşguldür; paşazâde Ahmet Celal ise Anadolu insanının derdiyle. Kendini “yelkenleri parçalanmış bir küçücük gemide bir deniz kazası geçirmekte olan adam gibi” gördüğü halde, aklı fikri köylünün ekininde, hayat şartlarındadır: “Zavallı ekinler… En yükseği iki yaşında bir çocuk boyunu geçmiyor. Eski Türklerin niçin hep Rumeli’ye uzanmak istediklerinin manasını anlıyorum. Anadolu’nun ortası bir çorak ülkedir. Burada, Türk milleti, çölde Ben-i İsrail’i andırır. Ey gamlı ülke, taşın toprağın ne bitmez bir sabır ve mukavemet hazinesidir!”

Bu gamlı ülkenin terakki düzeyini en iyi yansıtan simge, binlerce yıllık taşıma aracı olan kağnıdır. Kağnı arabası mitolojik bir varlıktan farksızdır. Sanki köylünün organlarına bitişiktir. “Bunların içinde yatarlar. Kaplumbağanın kabuğu belki kaplumbağadan ayrılabilir. Fakat bu arabaları o adamlardan ayırmanın imkânı yoktur.” Attila’nın ordusu da, Oğuz boyları da bunları kullanmıştır. “Herhalde bu garip ve hazin araba tipini, birer fosil izi halinde eski taşların böğrüne kazılmış görmek mümkündür.”

Zaman ve Mesafe Bilinci Yok!
Yaban’ın kahramanı orta Anadolu’da zaman ve mesafe kavramlarından eser olmadığına tanık olmuş; hatta kendinde de zaman kavramı giderek zayıflamıştır. “İlk aylar, günlerin adını unutuyordum. Şimdi, ayları birbirine karıştırıyorum ve yalnız mevsimlerin değiştiğini hissediyorum. Kaç yaşımda olduğumu ve arkamda bıraktığım geçmişi unuttuğum gün, kim bilir, ne kadar rahat edeceğim.” Marlow da Afrika yabanından aynı hissi almaktadır: “Hiçbirinde bizim çağlar boyunca edindiğimiz biçimde bir zaman kavramı olduğunu sanmıyorum. Onlar hâlâ zamanın başlangıç dönemlerine aittiler, bunu öğrenmelerini sağlayacak kalıtımsal tecrübeleri yoktu.”
Anadolu’da mesafe bilinci de yoktu: “Orta Anadolu’da bir köy, donmuş bir konaktır. Burada, mesafe sizi yutmuştur. Siz, mesafe içinde dehşetten donmuşsunuzdur. Bir eski Hitit harabesine benzeyen bu köyde, insanların, toprak altından henüz çıkarılmış kırık dökük heykellerden farkı ne?” Marlow, yüzlerce mil yol aldıktan sonra, Kurtz’un istasyonuna 8 mil kala durmak zorunda kalır. Fakat orada da mesafe, insanı yutmaya hazır, masalsı bir rakiptir. “Ne kadar sürecekti Kurtz’a ulaşmamız? Kahrolası yabanda debelenen Kurtz’a yaklaşmak, görkemli bir şatoda uyuyan büyülü bir prensese yaklaşmak kadar” zordu.
“İngiliz” Conrad/Marlow roman boyunca “ötekileştirici” bir tutumdan kurtulamıyor; sadece Afrikalılara karşı değil, Belçikalılara karşı bile. Oysa bizim yabanımız ırk, ırkçılık, öteki gibi kavramlara külliyen yabancıdır. Anadolu insanıyla bütünleşme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. “Benim damarlarımdaki kan onların damarlarında işleyen kandır. Aynı dili söylemekteyiz, aynı Allah’ın kuluyuz!” Lakin, bu gerçekleri hangi söz ve seslerle iletecektir? Gün geçtikçe anlar ki, Türk aydını “Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir.” Bu acayip yaratığın hangi ırk ve cinsten olduğu belli değildir. “Kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor.” Aykırı bir bitkidir, kendi toprağından koparılmış.
Aslında bu köye hiçbir şeyi düşünmemek, metafiziğe tamamen veda etmek ve “bir köylü nasıl yaşarsa öyle yaşamak” maksadıyla gelmişti. Çok kısa zaman içinde anladı ki, köylüler gibi yaşasa da, onlar gibi düşünmesi imkânsızdı. “Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak… Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?”  Ve yabanımız, eli titreyerek son noktayı koyar: “Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngiliz ile bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.”
Neden? Okumuş İstanbul çocuğu, Anadolu insanından nasıl bu denli uzağa düşmüştür? Çünkü, Marlow’un ülkesinden gelenler tarafından etkilenmiş, vücut kimyası değişmiştir. “Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan gelen maddeler ve unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınaî, adeta kimyevî bir şey halini almışım.” Kırda dolaşırken, ayağı bir konserve kutusuna çarpar. Kutu Amerika’dan gelmiştir ve üzerinde İngilizce bir şeyin adı yazılıdır. Eğilip eline alır ve adeta eski bir tanıdığı görür gibi olur. “Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim.” Ne dehşet!
Conrad’in kahramanı ise fildişi tutkusunun kurbanıydı. Bu uğurda yabanı ele geçirmeye uğraşırken, onun tarafından ele geçirilmiş; efendi iken uşak olmuştu: “Yaban onu erken yakalamış, bu akıl almaz işgalin intikamını korkunç bir biçimde almıştı. Sanırım kendi hakkında kendisinin bile bilmediği, ancak o büyük yalnızlıkla baş başa kaldığında görebildiği şeyler fısıldadı yaban ona. Dayanılmaz derecede büyüleyiciydi o fısıltı. Gürültüyle yankılandı içinde, çünkü içi boştu… Kafasının içi pırıl pırıldı, ama ruhu deliydi. Yabanda, tek başına, kendi içine bakmış ve delirmişti! Kendi kendiyle savaşıyordu.” Ne dehşet! Ne dehşet!
Uçurumla randevuna hayli geciktin
senden önce ölçülecek onun derinliği de,
bir nefes ver, bir gazel dök, nerede
veda ettiysen kendine, eski hayal-
hanede bir odası bile yok ıssızlığın.
(…)
Hangi hana bağlasan bir oda
bulamazsın içinde gezdirdiğin yalnıza.
Güneş ki maviyken göğe bağlıdır
o bile eğlenmedi bu siyah kasabada
onun kaybettiği çölde yol aranır mı
nice gölge yerle bir olur, çöl de
usanır gezginden eskittiği yollar da.
Haydar Ergülen

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 21.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...