Kehanetlerin Yazarı: Jose Saramago

Tuğba Coşkuner

I. Dünya Savaşı’na rastlayan zamanlarda kırsal topraklardan birinin rüzgârlarında doğan, yoksulluktan sebep körpe yaşında okulu bırakıp çeşitli işlerde çalışmak azminde bulunan, başarısı Nobel Edebiyat Ödülü’yle tescillenmiş olmasına rağmen kendisine lütfedilen en büyük armağanı eşi olarak gören, yaşamının son yıllarını kitaplar yazmakla dikişleyen, 87 yaşında aramızdan ayrılarak sevenlerini ve savaşımını yalınkat bırakan Jose Saramago’nun, aklın demir fanusundan çıkıp masallara sığınmamızı sağlayan ve hikmetli bir bilim dalı olması gereken hikâyesine panoramik bir bakış atacağız sizinle.

Somurtkanlıkları neşelendiren Saramago’yu seçmemizin sebeplerini sıralarsam okuma iştihanızı açacağımı, metne derişiklik kazandıracağımı ve bu işe yeltenmiş olmanın gerektirdiği diyeti ödeyeceğimi düşünüyorum. Saramago’nun akıllara sağanaklar yağdıran metinlerini, dil bilgisi merceğinde incelerseniz neden virgül ve noktadan başka herhangi bir işaret kullanmamakla tanındığını anlayabilirsiniz. Hayallerin rendelerinden yoğrulan o yazılarında, kahramanları söyleştirdiği demlerde dahi konuşma çizgisi veya tırnak işaretine başvurmaz yazar. Bu da çevirisi zor kitaplar arasında üst sıralara yükseltir kitaplarını. Okuyucunun kitabı eline aldığında korkması da bundandır; çünkü sayfayı kelime bazında seyrelten noktalama işaretlerinden azadedir metinler ve bu yüzden de oldukça göz yorduğu söylenebilir. Ancak Saramago, bu komplike paragrafları çözmeye çalışan tembellikten sıyrılmış, hangi cümlenin hangi kahramana aitliğini anlamakta ısrarcı olanların yazarıdır. Kitaplarındaki, Necip Fazıl’ın dediği gibi muşambadan dekore edilmiş dünyaya dair öğretiler, fona yerleştirilmiş doğu klasiklerini aratmayan ilkeler de bunun en büyük teşvikçisidir zaten.

Saramago’nun, kapitalizm ve din parantezi içerisinde, toplumu sosyolojik olarak inceleyen romanlarının, kırışmaması için dimağların en itinalı rafına koyulması gereken ehemmiyetli bir kurgusu vardır. Bu kurgu, üslupsal paralellikten ötürü Mine Söğüt, Oktay Anar ve Saramago’nun paralel evrenlerin birinde, birbirinden habersiz aynı fotoğraf karesine denk düştüğüne inandırabilir insanı. Yazarın gerçeklik algımızla oynayarak genelde biyolojik yetilerin felce uğradığı, terk edilmiş ve ölmüş hatıralardan doğan kurgu romanlarının en bilinenlerinden biri Körlük. Hakkında epeyce yazılan, çoğu tinsel ve toplumsal olayda atıfta bulunulan bir romandır bu. Kitap, okuyucunun istediği ismi koyabileceği bir ülkenin insanlarının, görmek yetisini kaybettikleri izahı olmayan, muammalı bir salgının hikâyesini ve beraberinde getirdiği kaosu konu alır. Tüm halkın beyaz bir körlük yaşadığı bu romanda işin içinden çıkabilecek liyakata sahip olanlar da Körlük’e tutulduklarından ya da bu hastalığa yakalanmaktan korktuklarından görmekliklerini kaybetmiş halka müdahale etmezler ve ardı sıra kocaman bir barbarlık, panik, zihni bir çöküş başlar. Tüm bunlar yaşanırken, hastalarla temas etmesine rağmen körleşmeyen insanların şaibeli durumları ve körler arasında akıl olgunluğuna sığmayan savaşlar ayyuka çıkar. Aslında anlam veremediğimiz şeylerin, düşünceli tavırlar takınarak incelenmesi gereken meseleler olduğunu okuyucu romanın sonuna doğru anlayacaktır. Balığı değil balık tutmayı öğret, deyişine selam durduğumuz için romanın yaşanmışlıklarının hangi mevzua atıf olduğunu, ders çıkarmamız ve karanfil diye yakalarımıza takmamız gereken kısımlarını söylemeyeceğim. Ancak her türlü yozlaşma sebebiyle içimizdeki çoraklaşmış manevi duyguların tayini ve ardından tamiri için önemli ve hatta şakası olmayan ağırbaşlı bir eser diyebiliriz.

Saramago’nun Körlük romanıyla aynı karaktere sahip bir romanıdır Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş da. Ancak bu eser, Körlük’tekinin türevi olan farklı bir biyolojik çılgınlık dâhilindeki insanların ölememesi söylencesini sırtlanır. Ve hatta Saramago genel geçer dini inanışlardan birini makyajlayarak, Azrail’i hikâyesinde konuklayıp kahramanlarıyla mektuplaştırır. Ölümün greve girmesi ve aniden grevi sonlandırmasıyla da Azrail’in gönderdiği mektuplar ciddi bir alaka kazanır böylece. Halk ölümsüzlüğe sevinemeden devlet yıkılış aşamasına gelmiştir tabi. Kimse ölemediğinden mecburen ödenmeye devam eden binlerce emekli maaşı ekonomik krize sebep olmuş;  sayıca, huzurevleri ve hastanelerin kapasitesinin yüzlerce kat üstündeki yaşlı insanlar sorun teşkil etmeye başlamış; konut ve ev sıkıntısı emlak piyasasını batırmış; işe gitmek ve üç nesil gerideki insanlara bakmak zorunda kalan halk psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara tutulmuştur. Didem Madak’ın dediği gibi, şimdi kâbusları kim hayra çevirecektir? Ölmeye sempati duymamakla beraber yaşananlardan sonra ölümün gerekliliğine inanan insanlar çaresizce – bunun daha büyük bir kaosa sebep olacağını bilmeden- ölüm meleğinden ölecekleri tarihi bildiren mektuplar beklemeye başlamışlardır. Hikâyeye göre oldukça keyfi ve düstursuz davranan Azrail’in, işinin başına dönmeye karar vermesi ve insanların ölecekleri tarihi bildiren mektuplarının toplumda ayrı bir bunalıma sebep olması üstteki cümlemizin ne kadar haklı olduğunu teyit eder niteliktedir. Diğer sorunların yanı sıra ölmeyi bekleyen ama ölememiş binlerce insanın canının birden alınması bu sefer de cenaze işlemlerinin karşılanamamasına, ivedilikle gömmek istenilen ölüler için toprak bulunamamasına sebep olur ve insanların günlerce evlerinde ölüleriyle yatıp kalkmak zorundalıklarını beraberinde getirir. Kitapta bundan sonra yaşanacaklar ya da yaşanacaklara dair çıkarımlar ve akılları vazifelendiren yaratıcının krallığını içimize inşa etme bilgeliği okuyucunun boynuna borç olarak bırakılmıştır.

Yazarın anlattıklarımıza nazaran daha büyük bir kaygıyla incelenmesi hatta ders kitabı olarak okutulması gereken geleceğin minyatürünü inşa etmiş, önemli dertleri muhatap almış, omurgasız geleceğin omurgalı kitabı da Mağara’dır. Bu eser, kurgusallığın yanı sıra yaşanması muhtemel dikkate değer birçok sorunu parmakla gösteriyor. Örnek teşkil etmesi açısından kapitalizmin şu an emeklediğini varsayarsak, onun şaha kalkışını romanlaştırmıştır diyebiliriz Saramago için. İnatla sarhoş, şu süfli dünyadaki küçük ve kendi yağında kavrulan bir çömlekçiye objektifi doğrultur anlatı. Çömlekçi ve ailesinin kapital tarafından yutulmasını, insanlığın kapitalin midesindeki son dakikalarını ve değişimi bile fark edemeyecek zamansızlığın dramını çizer roman. Babil kulesiyle yarışacak kadar yüksek binaların güneşin şehre düşmesini engellemesinden, duygu simsarlarından, bulutların parsellenip satılmasından doğan gökyüzü tüccarlığından, AVM’lerin intihara kalkışsanız bile hiç açılmayacak kocaman dev camlarından, havalandırma tarafından onlarca kez öğütülmüş havaları solumamızdan, rüzgarın değil klimaların serinlettiği kafalardan, intihar iştahasının arşa çıkmasından, kapitalin komünizmin tam zıttı olarak gözükmesine rağmen insanları kutudan daha kutu evlerde yaşatmasından, “Size ihtiyacınız olan her şeyi satabiliriz ama sattığımız şeylere ihtiyacınızın olmasını tercih ederiz.” minvalindeki ticari yasalardan dem vurur yazar. Tam bir insanlık güzellemesi ve kapitalizmin hicvi niteliği taşıyan, yolcuları eleştirmekten yola yeterince ehemmiyet vermediğimizi ayan eden, akışkan cılkı çıkmış moderniteyi aklı başındakilerin hedef tahtası yapan bir roman diyebiliriz bu yüzden Mağara için.  Kitaba neden Mağara başlığı düşüldüğü de romanın finalindeki bir kareden ibarettir ki bunu söylemeye, okuyucunun merak kat sayısını düşürmeye sebebiyet vereceğinden, hayâ ederim.

Saramago’nun en çok tartışılan ve bazı bazı yasaklanan kitabı da Kabil’dir. Bir roman değil, zaman makinesine binmiş Âdemoğlu Kabil’in tarihin kilit kişileriyle paralel zamanlarda yaşadıklarını ve bu kişilerle yaptığı tinsel münakaşaları konu alan sancılı bir deneme buketi diyebiliriz eser için.  Yazarın bu eseri felsefi fırtınalar çıkarmak ve üzerine konuşmak için biçilmiş bir kaftan. O yüzden kitaba şans eseri değil de üniversitelerin ana bilim dallarında ders olarak işlenen kaynaklar listesinde rastlamak isterdik. Köklü sorgulamaların ürünü olan kitap, okuyucunun eseri ivedilikle okumasına engel oluyor. Sayfaca az olmasına rağmen fikri bir olgunluk gerektirdiğinden kitabın hacmi onlarca katına çıkabiliyor. Tanrı’nın iyiliği, kötülüğü, insan üzerindeki izdüşümü kahraman tarafından kutsal kitaplardaki hadiselere atıflarla ilmek ilmek tartışılıyor eserde. Dinler felsefesine giriş dersinde çalışılması gereken bu kitabı herkese tavsiye etmemekle beraber Sokrat semineri şeklinde okumanızın yeni bakış açıları kazanmanıza ve iradenin bilgelikle uyumu demek olan imanınıza sıkı düğümler atmanıza vesile olacağına kefilim.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 12.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...