Kendi İçine Düşmek

 Özkan Gözel

Felsefeden; beraberinde bir hayat tarzını getiren, getirebilen bir düşünme çabasını anlıyoruz. Düşünme hayat tarzıyla bir şekilde bağlantılıdır. Bununla birlikte, hayat tarzı bir yana, düşünme boyutunu atlayarak felsefeyi tasavvur etmek mümkün değildir. Felsefe özü itibariyle düşünmedir çünkü.

“Düşünme”, bir “kendi içine düşme”dir ki bu “düşme” her nasılsa kendinden uzaklaşan kişinin bir “kendine geliş”ini veya “kendine dönüş”ünü ifade eder.* Esasında “hikmeti talep” olarak felsefe, delfik düstur “Kendini bil!” (gnothi seauton) uyarınca bir kendini arama, dolayısıyla da bulma çabasıdır. İmdi kendini bilmek kendini bulmak demeye varır, kendini bulan da kendini bilmiştir artık. Ama kişinin kendini bilebilmesi/bulabilmesi için önce kendi içine düşmesi, düşebilmesi gerekir. Keza kişi bir “iç”e sahip olmalıdır ki ona düşebilsin.

Felsefe, düşünmedir; “düş+ün-mek” ise, “kendi içine düşmek” demektir. Peki, ama nasıl? Burada “düş+ün-mek”teki “+ün” takısı “al+ın-mak”taki “+ın” takısı ile aynı işlevdedir. Böylece bu takı uyarınca eylem dönüp kendine etkir ya da kendini etkiler: “Al+ın-an” “kendine-alır”, “kaş+ın-an” “kendini-kaşır”, “ger+in-en” “kendini-gerer” vesaire. “Düş+ün-me”de ise bir “kendine düşme”, dolayısıyla da bir “kendi içine düşme” söz konusudur ki burada “–ün” takısının ihsas ettirdiği üzere düşme, düşenin kendine döner ve onu etkiler. Düşünme “kendi içine düşme” demektir, evet. İmdi böyle bir “iç” olmalıdır ki ona düşülebilsin. Veya burada “kendine düşe düşe” oluşan bir içsellikten bahsetmek de pekâlâ mümkün görünmektedir. Hülasa şunu diyeceğiz: Düşme gerçekleşebilmek için düşebileceği bir yere, dolayısıyla içe ihtiyaç duyar; öte yandan, düşe düşe oluşan/gelişen bir iç vardır ki bu düşülen yerdir. Burada düşme ve/veya düşünme ile iç/sellik arasında döngüsel bir ilişki olduğu görülüyor.

Düşünme dediğimiz bir ré-flexion’dur ki burada “kendi üzerine eğilme” “kendi üzerine düşme” demektir; öyle ki bu da “kendi içine düşme”den başka bir şey değildir. Kendi üzerimize/içimize düştüğümüzde ré-flexion yani düş+ün-üm başlar veyahut da biz düş+ün-üm başladığında zaten kendi üzerimize, dolayısıyla da kendi içimize düşmüş oluruz.

Bu etimolojik yorum gerekçeleri olmakla birlikte bir yakıştırmadır, ama her etimolojik yorum şu veya bu ölçüde bir yakıştırma değil midir? Önemli olan belki de bu yorumlama/yakıştırma çabasında başvurulan tutamak noktalarının geçerliliğinin yanı sıra bu tarz bir yaklaşımın bizim semantik ufkumuzu genişletip genişletmediği ve düşünmemize bir derinlik katıp katmadığıdır.

İmdi insan durduk yerde kendi içine düşmez, düşünmeye başlamaz. Bunun bir sebebi olsa gerektir. Bu da, “içerden” bir kabarma ya da “içsel” bir kaynama değilse harici amillerdir. İnsan daha ziyade ya hayat olayları vesilesiyle yani başına gelen gaileler, sıkıntılar, belalar dolayısıyla ya da kendisinde bir şekilde hayret, hayranlık, afallama (shock) gibi duygulanımlar yaratan sair olaylar (mesela sanat olayları, mesela tabiat olayları) nedeniyle kendi içine düşer, düşünmeye başlar. Her ne kadar düş/ün/me’ye vesile ya da sebep olan mezkûr olaylar ise de, düşünme bir kez başladı mı bu olaylarla sınırlı ya da kayıtlı kalmaz ama daha öteye geçer, umumi bir hal alır. Nasıl ki Proust’un (ö. 1922) tatmış bulunduğu madlen kurabiyesi basit ve sıradan bir nesne olmaktan çıkıp onu geçmişe, hatıralara, giderek de hayatın umumi bir muhasebesine alıp götürmüşse yani onu kendi içine düşürmüşse, bu ölçüde sıra dışı olmasa da, sözgelimi bir yakınımızın ölüm haberini alışımız, batan bir ticaretin üzüntüsü, aşkta düşülen u/mutsuzluk gibi olaylar da bizi kendi içimize düşürerek düşünceli bir hale sokar ve derin derin, uzun uzun düşünmeye sevk eder. Böylesi durumlarda hayatımızın “bir film şeridi gibi” gözlerimizin önünden geçtiği olur yani biz tüm bir hayatımızı gözden geçirmeye başlarız bu gibi vesilelerle.

Düşme, düşünceliliği, o da düşünmeyi tetikler demek ki. Ve biz gerçek hayatta neden ve nereye düşmüş olursak olalım, bu düşüşün beraberinde düşünüşü getirmesi ölçüsünde hakikatte “kendi içimize” düşmüş oluruz. Düşüş bizi kendimizle baş başa bırakır. Bu da düşünme, tezekkür ve teemmül için uygun bir atmosferi sağlar kişiye.

Öte yandan, hayat olayları bir yana, bir sanat olayının veyahut da bir tabiat olayının; mesela ruhumuzu dalgalandıran berceste bir mısra ile bir kış akşamı üstümüze sepeleyen karın iç âlemimizde yarattığı hayret ve/veya afallama duygusu, bizi içinde oyalandığımız gündelik hayhuydan –kısa bir süreliğine de olsa– çekip çıkarır ve bizi kendimizle yüz yüze getirip bırakır. Bu kendine bırakılmışlık hali kendi içimize düşmenin neticesidir, öyle ki o mısra içimizden çağlamakta, o kar içimize sepelemektedir adeta. Bunun için kişinin kendi ile baş başa kalmayı ve sonra kendi içinde gezinmeyi seve-bilmesi yani sevmesi ve bilmesi gerekir öncelikle.

Gerek ıstırap verici hayat olaylarının, gerekse hayreti mucip sanat ve tabiat olaylarının eğer değerlendirilebilirse müspet bir getirisi vardır insana. Bakışımızın tazelenmesi ve yeni bir başlangıç için düşünsel bir fırsatın ortaya çıkması, dolayısıyla da iç âlemimizin zenginleşmesidir bu. Düşmenin bir bedeli vardır kuşkusuz: Düşünce belki canımız acır, belki fazlaca uyarılırız, belki aklımız kamaşır ama bu vesileyle bakışımız tazelenir, kendimize ve bu arada çevreye alıcı nazarlarla bakma fırsatı elde ederiz. Alışık olduğumuz ve içinde yüzedurduğumuz banal –ve sanal– durumdan çıkarız. Belki de en önemlisi bir “iç”e, bir “içselliğe” sahip olduğumuzu fark ederiz. Kısacası, kendi içimize düşmekle birlikte sıradan, olağan ya da bayağı gündelik rutinin ötesine geçeriz. Geçersek ne olur? Tefelsüfün yolu açılır, düşünmede derinleşmeye başlarız. Dünyaya bakışımız nâfizleşir böylece. Düşünme çabasında istikrar ve sebat kazandığımız takdirde, bu bizim için itiyat haline dönüşür, giderek bundan derin bir düşünsel haz almaya başlarız. Giderek düşünmek hayat tarzımız haline gelir, vazgeçilmez pratiğimiz olur. Bu bir yeniden-öğrenme sürecidir aynı zamanda. “Gerçek felsefe, diyor Merleau-Ponty (ö. 1951), dünyayı görmeyi yeniden öğrenmektir.” Biz bu cümleyi “Gerçek felsefe dünyayı taze bir bakışla görmektir.” diye tefsir edip anlayabiliriz. Bakış bayatlıyor gündelik hayatın rutin olayları içinde, hatta şaşılaşıyor, giderek de körleşiyor. Bakışın tazelenmesi ve ihyası gerekebiliyor. Şu halde düşünme çabası –tefelsüf– bakışı tazeleyebildiği yani dünyaya taze nazarlarla bakmayı sağladığı ölçüde kıymet, hem büyük bir kıymet arz ediyor.

Düşme ve düşünme arasındaki döngüsellik burada iş başındadır yine. Hiç de kısır değil, ama velut bir döngüselliktir bu. Kendi içimize düşünce düşünmeye başlarız, keza düşünüyorsak bu düşünüşümüz bizi kendi içimize (daha da) düşürür veya bizi içe, için içine, öze, özümüze doğru çeker. Bu döngüsel hareket yani düşmenin düşünceye, düşüncenin de düşmeye yol açması, birbirini destekler ve besler mütemadiyen.

Düşüş, evet; ama nereye kadar? Hemen belirtmeliyiz ki düşmenin neden olduğu sadmeyle birlikte mukabil bir yükseliş de söz konusudur burada. Düş/ün/me bir irtifa kazandırır insana; öylesine ki bu düşme tam da irtifa kazanmak içindir adeta. Düşünmede insan kendini ve dünyayı belli bir irtifa düzeyinden temaşa imkânına kavuşur aynı zamanda. Ama irtifa kazanmak için önce düşmek, düşmeyi bilmek, dolayısıyla düşüne-bilmek gerekir. İrtifa, evet; ama şimdi düşmeye dönelim, kendi içine düşmeye.

Peki ama insan kendi “içine” düşünce ne olur? Bu, onda “içsellik” diye, iç âlem diye ya da gönül dünyası diye bir şeyin uç vermesine neden olur. Eğer onda böyle bir şey zaten mevcutsa, bu kez onun gelişip serpilmesine ve daha da zenginleşmesine neden olur.

Sonuç olarak, iç âlemimiz asıl evimizdir bizim, biz asıl orada yaşarız. Oradan dünyayla ve diğer insanlarla ilişki kurarız. Orası ruhumuzun üssüdür bir nevi. İnsan demek; bir iç âleme, bir gönül dünyasına, bir içselliğe sahip olan varlık demektir haddizatında. İnsan kendi içine düşmeden böyle bir âleme sahip olamaz, keza böyle bir âleme sahip olmadan kendi içine düşemez. 

  • Düş-ün-me’nin “kendi içine düşme” olarak yorumuna İhsan Fazlıoğlu’nun bir kitabında (Kendini Aramak, 2014, s.50) rastladım. Önce biraz yadırgadığım, sonra düşündükçe pek sevdiğim ve benimsediğim bu yorumu burada yeniden ele alıyor ve geliştirmeye çalışıyorum.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 30.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...