Kenti Bir Baştan Bir Başa Dolaştım, Tıs Yok!

 Kadir Yılmaz

“Tek başına ağlamak aynı zamanda ‘kendi kendine zevk almayı’ bilmek anlamına da geliyordu.”

“bir başımıza dünyaya geldik
istinası yok bunun”

Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler” şiirini kaç kez okuduğumu ve İsmet Özel’in sesinden kaç kez dinlediğimi bilmiyorum; belki yüzlerce, belki binlerce kez… Ancak şiir hakkındaki düşüncelerimi kaleme almak için son kez okuduğumda tek bir dizenin, “Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok” dizesinin bugüne kadar gözüme hiç çarpmadığını fark ettim. Öyle ya, bir şiiri yüzlerce, binlerce kez okuyan ve dinleyen biri nasıl olur da bu dizeyi görmemiş olabilir. Yüz dizeyi aşan bu şiirde baştan sona hâkim olan ve gösterilen çoğulluk arasından fırlayan şair beni şaşırttığı gibi, kendisi de hayrete düşmüş görünüyor.

“Terziler Geldiler” şiiri üzerine düşünenlerin bir kısmı son dizeye (“her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği”), diğerleri de bu şiire teksif edilen kelimelerin ve bu şiirde tercih edilen imgelerin hüzünlü oluşuna vurgu yapıyorlar. Halbuki şairin hayreti üzerinde durmadan bu şiiri kendi namıma anlamlandırabileceğime artık inanmıyorum. Şiirin, muhayyilemiz için ördüğü o yoğun atmosferde âdeta şairin çığlığı olarak duyduğum bu dize, melodramların asla bir işe yaramayacağı konusundaki kanaatimi perçinliyor. “Tıs yok” çünkü bende yaşanılanın sende, sende yaşanılanın bende gerçekten bir karşılığı oluşamıyor. Şehir, bütün hâl lisanlarını kötürüm kıldığı gibi, hâlin görülmesine imkân tanıyacak imajları ve görünüşleri de kalabalıkta kaybediyor.

Turgut Uyar’ın, kitabın son şiiri “Terziler Geldiler”in yer aldığı Tütünler Islak’ı 1962 yılında yayımladıktan bir yıl sonra “Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor.” deyişini bu zaviyeden değerlendirdiğimizde karşımıza çok daha net bir tablo çıkıyor. Şiir, tarihin yazıya geçirildiği dönemden beri “söz”ün kudreti nispetinde hep kıymetli oldu. Hatta Platon, şairlerin şiir vasıtasıyla neye kâdir olduklarını bildikleri için onları devletinde istemedi. Çünkü şair, yüzyıllar boyunca en etkili iletişim araçlarından biri olan şiir vasıtasıyla sözü istediği gibi eğip bükebilir, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gibi gösterebilir ve hatta insanların tanrılarla münasebetinde bile belirleyici olabilirdi. Şiirin ve şiir vasıtasıyla iletilen “bilgi”nin önemine sanırım dünya üstünde en fazla malik olan milletlerden biri de Türk milletidir. Greko-Romen dünyadaki bilgi aktarımının çeşitliliği karşısında biz Türkler, şiir dışındaki tekniklere -belki de şiirin kudretiyle kıyasladığımızdan- pek fazla yüz vermedik. 19. Yüzyıl’a kadar şiir, belki ağır aksak, belki tabyalarını bir bir kaybederek de olsa, mevkiinde muhkem durmayı başarabildi.

Oysa Turgut Uyar’ın “çıkmazda” olduğuna ve İsmet Özel’in de “mecalsiz” kaldığına işaret ettiği şiir, yarım yüzyıldır bizlere bir şey söylemenin çok uzağında kalmış görünüyor. İletişim yollarının çeşitlenmesiyle birlikte teknolojinin bilgi üretim ve dağıtımındaki tekeli, şiirin yüzyıllar aşan o gür sesini perdelemiş görünüyor. Turgut Uyar, “dergi çıkarmak yerine birbirimize mektup yazalım” tespitinde bulunurken aslında tirajlardan yahut dergilerde yazılanlara dair geri dönüşlerin azlığından şikâyetçi olmuyordu. Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler” şiirinin, Arthur Rimbaud’nun deyişiyle bizatihi şairin kendisine dönüştüğünü düşünürsek buradaki “tıs yok” tespitini daha sağlıklı değerlendirebiliriz. Kimsenin kimseyi görmediği, duymadığı ve kimsenin kimseye temas etmediği şehirde, tüm o gürültücü kalabalığa rağmen “tıs yok”sa burada sadece şehrin değil şiirin de hayatiyetini haklı olarak sorgulamamız gerekiyor.

Turgut Uyar’ın, tarihin gördüğü iki büyük paylaşım savaşından sonra insanın neye dönüştüğünü fark edenlerden biri olduğunu düşünüyorum. İnsanın “kapital dünyada” tabiat ve nesnelerle kurduğu ilişkiyi, kendisi üzerinde ve diğer insanlarla kurduğu ilişkide gözlemlemek kadar acı bir tecrübe olmaz sanırım. Açgözlülük ve yıkıcılık minvalinde ilerleyen bu ilişkiye şahitlik etmenin ve daha da kötüsü bu ilişkiyi sadece elle değil, sözle/şiirle de düzeltememenin acısı şaire fazla bir seçenek bırakmıyor: Karamsar bir buğz.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 25.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...