Mıgırdiç Margosyan ya da acının “minör” dili

Ani Ceylan Öner

“Bir madendi çıkardığın, hayır topraktan değil, kendi ocağındandı, kendi içinden. Bilir misin, her zaman olmaz bu. Bu saf altındı, taşa, toprağa bulanmıştı, silip temizlememiştin. Taşralı rengini korumak için isteyerek bırakmıştın diyorum ben.”
Hagop Mıntzuri

Ermeni Edebiyatı, her ne kadar Türkiye’de sadece birkaç yayınevi tarafından okuyucuya ulaştırılsa da; bu zengin edebiyattan Türkçeye aktarılmış olan onlarca yazar arasından bir isim söyleyin dendiğinde, ilk akla gelen isimlerden biri, kuşkusuz Mıgırdiç Margosyan olacaktır. Hem Türkçe hem de Ermenice yazmasıyla, ünü Ermeni Edebiyatı’nın dışına taşan Margosyan, yazdığı konular itibariyle Ermeni Taşra Edebiyatı’nın yaşayan temsilcilerinden biri olmasının yanında, yazma biçimi ile de Modern Ermeni Edebiyatı’nın mihenk taşlarından birini oluşturur.

Ermeni Edebiyatı’nın usta kalemlerinden Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi’nde 1997 yılında yayınlanan mektubunda Margosyan’ın yazım dili için yukarıdaki benzetmeyi yaparak; O’nun, taşra edebiyatının tüm özelliklerini, modern bir edebiyatın içinde dönüştürmesiyle oluşan eşsiz dilini, taşa toprağa bulanmış bir maden gibi tanımlıyordu. Margosyan sonraki yıllarda verdiği bir röportajda bu değerli benzetmeye bir dipnot düşer; bu madeni üzerindeki tabakadan ayırıp altındaki cevheri görme başarısı, sadece maharetli ve dikkatli okuyucuya aittir:

“Acıyı pansuman ederek, gülerek, satır aralarında vermeyi tercih ediyorum. Çünkü biliyorum ki hassasiyetle okuyan o duygusal insanlar satır aralarını benden daha iyi okuyacaklardır.”

Margosyan’ın son temsilcilerinden biri olduğu kabul edilen Ermeni Taşra Edebiyatı, Anadolu’da yaşayan Hıristiyan bir topluluk olan Ermenilerin -tıpkı diğer ülkelerin taşra edebiyatlarında olduğu gibi- kültürlerini, gündelik yaşamlarını, içinde yaşadıkları köy ortamı ile birlikte anlatan bir edebiyat türüdür. Literatürde Ermeni Taşra edebiyatı 19. Yüzyılda Doğu Ermenicesinde yazdığı eserleriyle büyük bir üne kavuşan Haçadur Apovyan ile başlar. Devamında pek çok yazarı paltosundan çıkaran Apovyan, bu edebiyatın gelişmesinde bir başlangıç noktası oluşturur. 1915 sonrası Taşra Edebiyatı temsilcilerinin çoğunun ölmesiyle ve kalanların da başka ülkelere göç etmesiyle, bu edebiyat biçimi de ciddi oranda değişime uğrar. Özellikle temalar konusunda yaşanan değişim ( daha çok 1915 sonrası yaşanan kayıp ve yıkımlar ana tema olarak ele alınmaya başlanır) taşra edebiyatının tüm temsilcilerinin eserlerine yansır.

Öykülerini Ermenice, düşünce yazıları ve bazı hikâyelerini de Türkçe yazan Margosyan’ın, her ne kadar ilk eserlerinden itibaren işlediği konular ( köy yaşamı, gündelik hayat, yaşadığı topraklardan ayrılma gibi) geleneksel Taşra Edebiyatının tanımlamalarına uysa da; bütünsel olarak bakıldığında yazınsal anlamda karşımızda duran “Geçmiş” ve “Şimdi” yi buluşturan modern bir edebiyattır. Diğer Taşra Edebiyatı temsilcilerinden farklı olarak 1915 ve sonrasını eserlerinin ana teması yapmak yerine, satır aralarına gizleyen Margosyan, dikkatli ve hassas okuyucu ile arasında bir köprü kurar. Ermeni Edebiyatının usta kalemi, başta “Tespih Taneleri” ve “Gavur Mahallesi” olmak üzere, tüm eserlerinde doğrudan yaşananları bir belgesel diliyle aktarmak yerine, Marmara Gazetesi başyazarı Rober Haddeciyan’ın dediği gibi “Adeta bir kameramanın yapabileceği gibi ustaca resimler çizerek” anlatmayı seçer.

Bu modern yazın; edebiyat eleştirisine felsefi pencereden yeni bir soluk getiren Deleuze& Guattari’nin tanımıyla “Minör” bir edebiyata açılır. Giles Deleuze & Felix Guattari, “Kafka-Minör Bir Edebiyat İçin” isimli çalışmalarında “Majör” edebiyatın karşısında devrimci bir biçimde konumlandırdıkları “Minör” edebiyatı şöyle tanımlarlar:

“Büyük edebiyatlarda olup biten ve bir binanın varlığı için zorunlu sayılamayacak olan bodrum katını oluşturan şey, küçük edebiyatlarda tam bir aydınlık içinde gerçekleşir. Büyük edebiyatlarda ancak bir anlık konuşmaya neden olan şey, küçük edebiyatlarda herkesin ölüm kalımıyla ilgili bir karar niteliği taşır.”

Margosyan’ın eserlerinin tümüne bakıldığında, bu özellikleri tamamıyla taşıdığını söylemek mümkün. Özellikle 1988 yılında Paris’te Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukcuyan ödülü sahibi ve 1994 yılında da Türkçe ‘ye çevrilen Gavur Mahallesi eserinde, Margosyan’ın 1950’lerin Diyarbakır’ının gayrı resmi tarihini bu “Minör” edebiyat çerçevesinde aktardığını söylemek yanlış olmayacaktır.

“Minör” edebiyatın en önemli özelliklerinden biri de yazdığı “Majör” dili kullanarak, dilin sınırlarını titretmek ve bir nevi dile, yazarak rahatsızlık vermektir. Ermenice ve Türkçe yazan Margosyan, özellikle “Gavur Mahallesi” kitabında Ermenice, Türkçe ve Kürtçe dillerinden ortak bir alan yaratır ve bu yarattığı alan ile okuyucuyu kendi acısına tanık kılar. Bu tanık olma durumu, aynı zamanda okuyucunun yazarın yaşadığı tüm yabancılaşma ve ötekilik hallerine de tanıklığı ve en önemlisi tanıklık sonrası farkındalığı içerir. Bu aktarım sırasında Margosyan, gerek yerel dili, gerekse Kürtçe ve Ermeniceyi yazıya Derrida’nın deyişiyle “monte” ederek, okuyucuya farkında olmadan bir diller arası geçiş olanağı tanır. Bu aynı zamanda içinde yazılan “Majör” dilin deforme edilmesi ve sınırlarının -bilinçli olarak- rahatsız edici bir biçimde zorlanmasıdır. “İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur?” diye soruyor, Deleuze& Guattari Minör edebiyatı tanımlarken. Margosyan’ın tüm eserleri bu sorunun en tatminkar yanıtlarından biridir bence.

Margosyan’ı Ermeni Taşra Edebiyatı yada sadece bir anı yazarı olmaktan çıkaran da bu “Minör” duruştur aslında. Alparslan Nas’ın Yeni Yazı Dergisi’ndeki değerli makalesinde belirttiği gibi; “Onun edebiyatı hatıra aktarmakla kalmaz, okuyucuyu metne dahil ederek Roland Barthes’ın dediği gibi “yazıcısal metinler” ( Writerly- texts), yani okunup anında tüketilen değil, okuyucunun da metne dahil olduğu ve her okuyuşta daha zengin bir bilinç ve algıya kavuşarak, onu sürekli yeniden yazabileceği metinler üretir. Bu anlamda belki de Margosyan’ın edebiyatının değeri gelecekte daha iyi anlaşılacak; kendisi, dönüştürdüğü hakim dil içinde bir kanon yazar olarak kabul edilecek yıllar sonra, Kafka örneğinde olduğu gibi.”

Walter Benjamin edebiyat eleştirisine yeni bir soluk getiren “Hikaye Anlatıcısı” isimli yazısında; “Hikaye Anlatıcısı” nı “Dürüst adamın kendisiyle yüzleştiği kişi” olarak tanımlar. Modern Edebiyatta bu “haleyi” taşıyabilecek pek çok yazar bulmak mümkün olsa da, kanımca bu tanımı en çok hak edenlerden biri de, anlattığı hikayelerle bizi dil, kültür, aidiyet, acı, tanıklık, içinde yaşadığımız toplum ve en önemlisi de kendimizle yüzleştiren Mıgırdiç Margosyan’dır. O, Modern Ermeni Edebiyatı’nın yaşayan en önemli “Hikaye Anlatıcısı”dır.

Yazara babil.com‘dan ulaşabilirsiniz.

Devamını Oku...