Muktedirin Elinde Paralanmış Oyuncak: Spor

Barış Tut

“Önceden belirlenmiş kurallara göre bireysel veya takım halinde yapılan, genellikle rekabete dayalı yarışma ve kişisel eğlence ya da mükemmelliğe ulaşmak için yapılan fiziksel veya zihinsel etkinlik.” diye tanımlıyor haşmetli Larousse sporu. Sözcüğün kökeni eski Fransızcada “eğlence, fiziksel ve zihinsel zevk” anlamına gelen desport sözcüğüne dayanıyor. Ansiklopedik tanım, sporun özellikle son otuz yılda maruz bırakıldığı dönüştürülme işlemi göz önüne getirildiğinde, acıklı bir gülümsetme gayretinden öte anlam taşımıyor heyhat. Belki biraz da, zarif bir idealin ahmak ve ceberut ellerde yok edilişinin bir sağlaması.

Modern sporun tam olarak ne zaman ortaya çıktığını belirlemek güç olsa da, İngiltere’de Sanayi Devrimi sırasında ve özellikle ulusların kimliklerini oluşturma sürecinde doğduğu kabul ediliyor. Sonrasında, XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte kolektif ve bireysel sporlar geleneksel oyunların yerini alarak Avrupası Kıtası’na yayılıyor. Bu, aynı zamanda sporun kulüpler, federasyonlar, ligler düzleminde örgütlenmeye başladığı zamana denk düşüyor.

Toplumları yönlendirip yönetenler sporun kitleler üzerindeki etkisini erkenden keşfediyor, yine de bir spor politikasından söz edebilmek için XIX. yüzyılın gelişini beklemekte yarar var.  1812 yılında Prusyalı eğitimci Friedrich Ludwig Jahn (1778-1852) bir jimnastik örgütlenmesi geliştirerek “turnverein” (jimnastik kulübü) hareketini başlatıyor. Jahn’a göre spor, “hiyerarşik ve otoriter bir devlet eliyle ulusal birliği düzenleyen bir eğitim aracı”ndan başka bir şey değil. Ateşli bir milliyetçi olan Jahn, gençler üzerinde muazzam izler bırakıyor, milliyetçiliğin bir Batı toplumunda jimnastik etkinlikleriyle politik örgütlenmeyi sağlayabilmesine adıyor ömrünü. Bir yüzyıl sonra, Naziler, hatta genç Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimci ideologları Jahn’ın politik fikirlerinden esinlenerek sporu araçsallaştırmanın açık örneklerini uygulayıp sunuyorlar.

XIX. yüzyılın sonlarında, Fransız soylusu Pierre de Coubertin hayli geniş kapsamlı bir toplumsal reform projesi tasarlıyor. Projenin eğitim ayağında spor etkinliğinin öne çıkarıldığı bir program yer alıyor. Art arda çıktığı İngiltere yolculukları pek “modern” bulduğu ülkeye hayranlık duymasına yetiyor; sporun toplumsal yaşamda başat yer tuttuğu, eğitimin bireylerin tüm ihtiyaçlarıyla uyumlu olduğu bir harikalar diyarı keşfediyor kendince. “Toplumu değiştirmek için” diyor De Coubertin, “spor etkinliklerini yaymaktan başka çaremiz yok.” Bunun için de küresel ölçekte bir spor olayı yaratmak gerekiyor. İşte modern Olimpiyat Oyunları’nın ortaya çıkışı!

1896’da Atina’da ilk oyunlar gerçekleştirilirken alanlardaki izleyicilerin birebir tanıklıklarıyla yetiniliyor. İletişim araçlarında çeyrek yüzyıl sonra yaşanan gelişmeler spor etkinliklerine bambaşka bir boyut kazandırıyor; 1925 yılında bir futbol karşılaşması ilk kez radyodan naklen yayınlanıyor. Üç yıl sonra Amsterdam’daki Olimpiyat Oyunları radyo yayınıyla geniş kitlelere aktarılınca sportif hareket ivme kazanıyor.

1936 yılında Berlin’deki Olimpiyat Oyunları’nın televizyondan yayınlanması sporun politika tarafından araçsallaştırılmasının yolunu açıyor, bir daha kapanmamak üzere. Hitler, Jahn’ın spor politikasına ilişkin görüşlerini ulusal kimliğin oluşturulması ülküsü çerçevesinde benimsiyor. Alman atletlere ari ırkın üstünlüğünü tüm dünyaya gösterme görevini veriyor. Kapkara derisiyle Berlin’de ışıyan Jessie Owens oyunu bozuyor o an için.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan iki bloklu dünyada, birçok hükümet sistemli biçimde spor politikaları geliştirip uygulamaya koyuyor. Muktedirlerin gözünde spor, rejimleri için olumlu imaj yansıtmada olduğu kadar ulusal birlik-beraberliği güçlendirmede de harika işler çıkaran bir araç. 1950’lerden başlayarak sporun uluslararasılaşması, kapitalist piyasa ekonomisinin egemenliği ve televizyonun muazzam etkisi yeni bir himaye biçimini ortaya çıkarıyor: sponsorluk. Gittikçe daha fazla kişiye ulaşan spor, tüketim toplumlarında olağanüstü önem verilen bir yer tutmaya başlıyor. Pierre Bourdieu’nün XX. yüzyılın sonlarına doğru tüketim objelerinden biri haline geldiğini öne sürdüğü insan bedenine yeni bir anlam atfediliyor. 1970’lerde eğlence kültürü beliriyor; kapitalist çağda doğan her kültürün yazgısını paylaşarak kendisinden de bir endüstri kuruluyor. Bu öyle bir zaman dilimi ki gelenekler hızla terk ediliyor, yaşam biçimi tercihleri öne çıkıyor, “benlik”in yeni düzende eskisinden çok daha etkili temsili için spor hizmete koşuluyor bir kez daha, eğilip bükülüp yeniden üretilerek. İçinde soluk alınıp verilen çağın alımlı bir aidiyet nesnesi…

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı çift kutuplu dünya düzenine son noktayı koyuyor, kapitalist sistem gezegenin her yanında egemenliğini kesinleştiriyor – sonun başlangıcı burası olabilir mi? “Marka” ürünler için uluslararası bir pazar kuruluyor, marka tutkusu görülmemiş bir hızla yayılıyor, kültürel değerler bile bu dalgadan nasibini alıyor. Kitleler üzerindeki büyüleyici etkisini çoktan keşfeden küresel düzenin muktedirleri, sporu bir “business” haline getiriyor bu süreçte. Böylelikle çokuluslu şirketler, yani yeni mesenler, ivedilikle sportif dili ve Olimpiyat ideallerini ürünlerinin tanıtım unsurları olarak benimseyiveriyorlar. Olimpiyat oyunlarının programı, sunumu, açılış töreni sportif pazarlama ilkeleri uyarınca çokluk televizyon yöneticileri tarafından belirlenir hale geliyor.

Olimpiyat idealinin, daha genel anlamda da spor imajının aşırı ticari bir çerçevede kapitalist yeniden üretim çarklarında dönüştürülmesi noktasında kuşkusuz derin bir çelişki ortaya çıkıyor. Bir yandan Uluslararası Olimpiyat Komitesi kökleri idealist bir felsefede bulunan bir gençlik festivali düzenliyor, öte yandan bu organizasyon yıldızlar yaratan bir gösteri olarak müthiş bir reklam pastası oluşturup şirketlere ciddi kârlar elde etme fırsatı sunuyor. 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları için uluslararası posta hizmeti veren bir firma olan Express Mail Services, 122 milyon dolarlık yatırım yaptığını, pul ve diğer ürünlerinin satışındansa yaklaşık 180 milyon dolarlık bir kazanç sağladığını duyuruyor. Olimpiyat sloganı da böylelikle güncelleniyor: Gittikçe artan bir hızla, daha yüksek kârla, daha güçlü muktedirler!

XXI. yüzyıla gelindiğinde sporun dönüştürülmesi artık tamamlanmıştı. Eğlence endüstrisinin lokomotifi haline getirilmiş “spor gösterileri”, devasa bir finansal kaynak olup çıkmış, bunun yanı sıra uluslararası ilişkilerde kullanılabilecek stratejik bir kart ve özellikle iç politikada seçmenlerin tercihlerini etkileme potansiyeli taşıyan bir propaganda aracı olmuştu. Bourg ve Gouguet, Economie du Sport (Spor Ekonomisi) adlı çalışmalarında, sporun küresel finans çağında bütünüyle kâr eksenli bir yapıya büründüğünü vurgulayarak, terk ettiği geleneksel etik değerlerin bu etkinliğin özünü oluşturduğunu ve karşımızdakinin varoluşunu inkâr eden bir garabet olduğunu belirtiyor.

Oyunların gerçekleştirildiği statların içine reklam panolarının konmasının zamanının geldiğini ve buna yol vermeye hazır olduklarını kimseden çekinmeden, yüksek sesle duyuran Olimpiyat Komitesi üyeleriyle, oyunların tarihinde ilk kez bir ülkenin organizasyona katılmasının yasaklanmasıyla (Rusya 2018 Kış Olimpiyat Oyunları’nda doping skandalları nedeniyle temsil edilemeyecek), çıkar ilişkileri, yolsuzluk, dalavere ve dopingle, kokuşmuş, mide bulandırıcı bir bataklıktır bugün spor endüstrisi, ayrımsız tüm unsurlarıyla. Ne yapanın ne de izleyenin keyif aldığı, mükemmele ulaşma hedefiyle çıkılan yolda daha ilk adımlarda idealini hoyrat ellere kaptırmış, içler acısı durumda bir yaratıktır artık.

Yoğun bakım ünitesinin sayısız makinesine bağlı kapitalist dünya düzeni, uzmanlarınca çok da uzak olmadığı dillendirilen bir zaman diliminde son nefesini verdiğinde, yeryüzünün pırıltılı çocukları yeniden kuracaklar o güzel oyunu.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 28.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...