Ölümsüz Bir Başyapıt: Anna Karenina

İrem Uzunhasanoğlu

1850 yılında Amerikalı öykücü ve yazar Nathaniel Hawthorne yeni kıtadan bir ses verir ve kocasını aldatan kadın Hester’in hazin hikâyesini ve zina anlamına gelen adultery kelimesinin baş harfi a’yı nasıl boynunda taşımaya mahkum edildiğini anlatır.

1857 yılının Fransa’sında realist edebiyatın içinden Hester’e destek olacak bir diğer ses yükselir. Gustave Flaubert isimli genç yazar, Madam Bovary isimli bir kadının yasak aşklarını cesur bir dille anlatır. Emma Bovary isimli kadın, romanın sonunda arsenik yemek suretiyle intihar etmek zorunda kalır.

1892 yılında Thomas Hardy, Avrupa ile Amerika’nın ortasında kalmış krallıktan ses yükseltir ve dilimize Kaybolan Masumiyet olarak çevrilen ünlü eseri Tess of the D’urbelvilles romanında Tess isimli kadını önce zindana sonra da idama kadar sürükleyen ilişkileri İngiltere’nin sosyal eleştirisini yaparak inceler.

Yirminci yüzyıla görkemli bir giriş olarak görülen ve 1900 senesinde yayımlanan Aşk-ı Memnu romanında Halit Ziya Uşaklıgil yasak aşk yaşayan Bihter’i romanın sonunda öldürür.

Ve 1877’de, tüm bu edebiyat hareketinin içinde bir dev gibi yükselen ve saydığımız romanları listenin aşağılarına iten bir roman yayımlanır.

Anna Karenina tüm görkemiyle dünya edebiyatının en tepesine oturur ve bir daha da kalkmaz.

Lev Nikolayeviç Tolstoy’un kaleme aldığı Anna Karenina romanı, yüzü aşkın edebiyatçı tarafından oluşturulan Times listesinde “şimdiye dek yazılmış en iyi roman” seçilmiştir. Onu hiç hilafsız en tepeye oturtan sebep sadece yasak aşk yaşayan bir kadının anlatıldığı bir roman olması değildir elbette. Roman pek çok katmandan oluşan ve farklı okumalara açık bir başyapıttır. Tolstoy bir yandan aristokrasi gerçeğini insanların yüzüne bir tokat gibi çarparken diğer yandan değişmekte olan Rusya’yı gözler önüne serer. Bu sebepten dolayı bu romanı üç farklı kategoride incelemekte fayda vardır.

1. Anna’nın yasak aşkı ve toplumun buna bakışı

Anna Karenina’yı okuyan herkesin aklına ilk gelen tema yasak aşk ve zina olacaktır. Zira romanın ana hatları bir kadının aşkından dolayı içine düştüğü tragedyayı anlatır. Romanın ana ekseninde aşk ve ihanet olmasının yanı sıra Tolstoy dürüst evliliği ve dürüst aşkı sorgular durur. Düş kırıklıklarını, düşüşü en iyi betimleyen romanlardan biridir. Romanda mutsuz olan çift Anna ve yasak aşkı Vronsky olurken Kiti ve Levin’in aşkı sağlam zemine oturtulur ve mutlu bir çift olarak resmedilirler. Yazar, Anna ve Vronski’yi köksüz bir nilüfer gibi salınmaya bırakır. Anna’nın sevdiği adamla kocası arasında kalmasının bedeli çok ağır olacaktır çünkü en başta saydığımız romanları da göz önünde bulundurunca kendini aşka adamış bir kadın her zaman tehlikelidir ve yok edilmelidir. Anna yaşadığı ikilemden dolayı deliliğin sınırına yaklaşır, toplum tarafından dışlanır, istenmeyen kadın oluverir. Tüm bunlara göğüs gererek aşığını tercih eder ama bu da onu gittikçe mutsuzluğa ve bir girdabın içine sürükler. Aslında Anna mutsuz bir evliliğe ve ilgisiz bir kocaya sahiptir ama toplumun bakış açısına göre bu olağandır, ta ki Vronski’ye âşık olana kadar. Toplum sizi mutsuz ve evli bir kadın olarak görmeyi tercih etmektedir. Olayı trajikleştiren ve Anna’yı ötekileştiren de Vronsky’nin bu evliliğe dahil oluşudur. Anna’nın kocası donuk ve monoton olarak tasvir edilen üst düzey bir devlet adamıdır. Şiir okur ama hiçbir şiirsel tarafı yoktur. Dünya tarihine meraklıdır ama dar kafalıdır. Anna’nın aşığı Kont Vronsky ise zengin, yakışıklı ama evliliğe hiç inanmayan üst düzey bir subaydır. Kariyerine engel olduğunu anladığı anda aşktan vazgeçer. Erken dönem edebiyat kahramanları gibi resmedilmiştir ama duygularının derinine inmemiz Tolstoy tarafından kısıtlanmıştır. Her iki erkeğin de birinci isimleri aynıdır. Bu tabii ki tesadüf değildir. Yazar bunu kasıtlı olarak yapmış ve her iki erkeğin de aslında aynı olduğunu, birbirlerinden çok da farklı olmadıklarını, Anna’nın bir Aleksey’den diğerine doğru yol alırken aslında hiçbir şeyin değişmediğinin ve tekrarları yaşayacağının bir göstergesidir. Tek değişen Anna’nın hayatıdır. Toplumla ilişkisi kesilir, oğluyla bağı kopar. Anna zeki, okur –yazar bir kadındır, sanata düşkündür, çocuk kitapları yazar, arkadaşlarına önem verir, giyimi kuşamı ve baloları önemser fakat duygusal dürüstlüğü onu ölüme kadar götürür.

2. Umudun sesi Levin

Hemen söylemekte fayda var; Levin, Tolstoy’un kendisidir. İlk ismi “Lev”den türettiği iddia edilir ve bir çok okur tarafından ismini romana veren Anna’dan bile daha önemli bir karakter olduğu düşünülür. Bu yüzden o da bir ana karakter olarak incelenmelidir. Levin hiçbir sınıfa sokulamaz, toprak sahibidir ama aristokratların içinde kendini rahatsız hisseder. Irgatlarla tarlada tüm gün çalışır, cömert ve yol göstericidir. Entelektüel seviyesi yüksek ve adeta bir feylezof kadar bilimle ilgilenmiş bir karakterdir. Romanın başında Kitty’nin onu reddetmesiyle bunalıma girse de sonunda Kitty ile evlenip mutlu bir yuvaya sahip olur. Aşık olduğu ve Kitty’nin doğum yaptığı sahnelerde Levin sivrilir. Bu da onun hepimizin yaşadığı sıradan olaylar karşısındaki sıradan mutluluklara sahip bir adam olduğunun kanıtıdır. Levin orada Tolstoy’un sesini temsilen bulunur. O zamanlarda Rusya gerilemiş bir tarım ekonomisinden endüstrileşmiş güçlü bir ülkeye dönüşmüştür ama entel kesim iki farklı görüşe sahiptir. Bir grup “batıdan üstün ve güçlü olmalıyız”ı münazara ederken, diğer grup “batılılaşmalıyız” der. Levin’in köylülerinin basit ve tahta bir sabanı gelişmiş bir alete tercih ediyor olması, alenen batının reddidir. Levin’e karşılık, Anna’nın kocası ise batılı bir bürokrattır, etkili olmasına rağmen duygusuz, katı ve ruhsuz resmedilir. Kısaca bu roman liberal ve radikal entelektüellerin yaşadığı dönemi ve demokrasi hakkındaki belirsizlikleri de anlatır. Eserin başında Levin’in tutukluğu ise Tolstoy’un kendine ve topluma yabancılaşması olarak yorumlanabilir. Kitty ise Tolstoy’un karısı Sofya’dır. Düğün detayları bile kendi düğünleriyle birebir örtüşür.

3. Toplumsal ve sosyolojik olgular

Romanda işlenen “zina” konusu bir ahlaki ya da dini mesele olmanın aksine bir sosyal ret meselesine dönüşür. Sanki zina bir günah değildir ve toplumsal dışlanmanın başlıca sebebi gibi gösterilir. Bunun karşılığında “üretim” ve “tarım” yüceltilir. Tarımın gücü uzun uzadıya anlatılır ve kendinden uzaklaşıp başka şeyler üzerine kafa yorma mesajı verilir. Her şey aşk değildir ama başarı her şeydir. Halkın umudu çalışmakta, emek vermekte ve üretmektedir. Amaç aristokratları kötülemek değildir zira onlar da kendi aralarındaki en zayıf halka olan Anna’yı atar ve çemberlerini kapatırlar. Mutluluk da, başarı da, umut da vardır ve Levin’in doğan bebeği ile süreç devam eder.

Tolstoy bu romanı bunalımın eşiğinde yazmıştır fakat onun hayatının dönüm noktası olur. Tolstoy’u kurgudan uzaklaştırıp inanca yaklaştıran bu roman hem kendisinin hem de okurlarının baş tacı olur. Yıllar geçer Anna Karenina tahtından inmez. Dostoyevski’nin de dediği gibi “Çağımızın Avrupa Edebiyatı benzerlerinden hiçbirisinin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir.” 

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 16.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...