Parçalanmış Metinlerde Anlatı ve Zaman: Esintiler, Krizler

 Hasan Çelik

Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman başlıklı çalışmasında, Don Quijote’den bu yana romanın geçirdiği aşamalar ve bu türün anlatı kuramındaki yeri üzerinde duruyor. Eserin odak noktasını, romanın öncüsü olan ve kendinden sonra tüm romanları etkileyen, bir manada kaderini belirleyen Don Quijote oluşturuyor. Ayrıca yazar özel bir tema çerçevesinde, bitmemiş, eksik, kaybolmuş ve yarım bulunmuş metinlerin neyin göstergesi olabileceği sorusunun yanıtını da arıyor. Dört bölümden oluşan eserin her bölümünde belli başlı romanlar, roman geleneği bakımından da irdeleniyor.

Anlatının zamanla ilişkisini sorunsallaştırdığımız konumuzda, eserin “Anlatı ve Zaman: Saatin Tiktakları, Romanın Taktikleri” başlıklı üçüncü bölümünden hareket edeceğiz. Cervantes’le başlayan ve kendinden önceki yazın türlerine bir tür meydan okuyan roman türüyle, roman öncesi mitolojik alana tekabül eden eserleri, kronos ve kairos kavramlarını da dikkate alarak anlatı ve zaman bakımından karşılaştıracağız. Parçalanmış metinlerin bir araya gelmesiyle oluşan Don Quijote’nin genel portresini çizmeye, kesinti ve krizler bağlamında değerlendirmeye çalışacağız. Dilin tutsaklığının biliciyle anlatıyı ölümsüzleştirme sevdasına tutulan yazarların taktiklerini inceleyip, devamında okur-yazar buluşmasına değineceğiz. Bunun yanı sıra Türk romanına damgasını vuran iki yazarın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’de sanat eksenlerinden olan “zaman” kavramını irdeleyecek ve Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar üçlemesindeki kriz anlarının tik taklarını duyuracağız.

İlk bahsedeceğimiz konu ise, mitik zaman anlayışıyla yazılan eserlerle, roman türünün karşılaştırmasında esas alacağımız kronos ve kairos kavramları. Yunan Mitolojisinde zaman, iki tanrı ile ifade edilir: kronos ve kairos. Kâinatın hâkimi olan kronos, klasik olarak bildiğimiz saatin ve takvimin gösterdiği zamandır. Hatta kronoloji kelimesi de buradan gelmektedir. Bireyin yaratıcılığının arka planda olduğu bu kronos zamanda, zaman tarafından belirlenen olaylar söz konusudur. Kairos ise bir fırsat tanrısıdır. An dediğimiz bir zamanı anlatır ve geçmiş, gelecek, şimdi onda gizlidir. Bireyin seçim yapmasını gerektirir, yapılan seçimle bireyi ya da toplumu olayların içine çeker.

Don Kişot’tan Bugüne Roman
Jale Parla
İletişim Yayınları

Kronos ve kairos kavramı, modern edebiyatın geçirdiği süreçlerde de belirleyicidir ve bir nevi roman ve roman öncesinin özelliklerini bünyelerinde barındırır. Kronos zamanı temel alan eserlerde, başı(yaratılış) ve sonu(kıyamet) olan zaman vardır. Zaman değiştirilemez, kaçınılamaz bir sona doğru ilerler. Her şey önceden belirlenmiştir ve yaşanılan zamanın anlamı bu sonda gizlidir. Tik diyen saatin tak diyeceği de beklenir. Yaşamda tik’in arkasından tak’ın gelmemesinin tek anlamı olabilir “ölüm”. Parla’nın deyimiyle bu mitik zaman anlayışıdır ve dini kitaplar, epik anlatılar mitik zaman anlayışı ile yazılır. Romanda ise zaman kavramı; başı ve sonu belli, çizgisel ve uyumlu bir yapının sistematiği değil, tam da sapmış olduğu yerden bölünmüşlük ve kriz anlarından nasibini alan bir süreç olarak kendini gösterir. Sapmalar, krizler, belirsizlikler, sürprizler, verilmeyen sonlar, yani romanın zaman kurgusu kairosa göre belirlenmiştir. Kairos, mitik zamana karşı “parçalanmış, kriz anlarıyla dolu” zamandır. “Bir varmış bir yokmuş”, “ey okuyucu sana teselli verecek birkaç sözüm daha var” gibi kalıp başlangıç ve sonlara kairosu temel almış romanda yer yoktur. Yazar da başı sonu belli romanların düzenleyicisi değil, zaman kurgusunun bizzat yaratıcısıdır. Bu kurguda karakterler dondurulur, hareketsiz bırakılır ve yazar başka olaylara yönelir. Kesintiler, parçalanmışlıklar, okuyucunun aklındaki soru işaretleri, verilmeyen tak”larla (sonlarla) krizler yaratılır.

Eserin üçüncü bölümünde incelenen romanlar, sapmalarla, kesintilerle, parçalanmışlıklarla yaratılan kriz anlarının romanlarıdır. Don Quijote de bu özellikleriyle bir kriz romanıdır. Don Quijote de, anlatı kayıp metinlerle sürekli kesintiye uğrar. Okuyucu tam hikâyenin önemli noktalarını, hikâyenin sonunu öğrenecekken, metnin geri kalan kısmının kaybolduğu aktarılır ve özür dilenerek anlatı askıda bırakılır. Bu arada metni kopyalayan anlatıcı, kaybolan metnin peşine düşmüştür, kesintiyle birlikte başka hikâyeler devreye girmiş, kriz yaratılmıştır. Parla’ya göre romanın yazarı Cervantes, bu kurgusuyla yaşam zamanını aşar, durdurulan hikâyelerle tak’lar tik’leri izlemez. Ancak durdurma sonrası diğer öykülerin sökün etmesiyle okuyucuya, tek tek yaşamlar bitse de öykülerin devam edeceği ve paylaşılacağı umudu verilir. Böylece yaşam zamanından ayrılan kurgu ölümsüzlük kurgusunda birleşir.(Parla, s.236) Bu kurgusal zamanda saatin tik takları duyulmaz. Kesintiler ve devamında kayıp metin arayışları, anlatıyı kronolojik eksenden kurtarır, zaman parçalanır. Yazar, saatin tik taklarını, takvimin günlerini, ayları yılları istediği gibi uzatabilmekte, kısaltabilmektedir. Ona, bu özgürlüğü sağlayan ise metinlerde sapma, parçalama, kesinti tekniğini kullanmasıdır. Sterne, Tristram Shandy romanında bununla ilgili “Sapmalar, tartışmasız okumanın güneşidir,-hayatı ve ruhudur; varsayalım ki onları bu kitaptan attınız,-o zaman kitabı da onlarla birlikte atabilirsiniz; çünkü o zaman bu kitabın her sayfasında uzun ve sonsuz bir kış hüküm sürecektir; o sayfaları yazarına iade ediniz” der.

Uzun ve sonsuz bir kış gününün, anlatı zamanında uzun bir kış gününe yayılmaması kalıcılık bakımından da önemlidir. Çünkü romanın başlangıcından beri roman yazarları, okurla aralarına girecek en önemli mesafenin zaman olduğunun bilincindedirler. Bu bağlamda, Don Quijote’de hikâyelerin eksik kalması her şeyi yutan, tüketen zamanın acımasızlığına yüklenir. Sterne de zamanın acımasızlığını “ zaman çok hızlı tüketiyor, karaladığım her harf bana yaşamın nasıl bir hızla kalemimi kovaladığını söylüyor” diyerek ifade eder. Peki, zamanın acımasızlığına karşı yüzlerce yıl önce yazılmış bir eserde okur-yazar buluşması nasıl sağlanacak? Jale Parla, zamanın acımasızlığını, tahribatını önlemenin yolunun “anlıklaştırma” olduğunu söyler. Parla’ya göre anlıklaştırma, okurun zamanıyla yazarın zamanının geçen zamana meydan okuyarak buluştuğu ve yazarın ölümsüzlük düşünün gerçeğe dönüştüğü andır. Anlatıda yapılan kesintiler ise okurun okuma anıyla, yazılış şimdisinin buluşmasına odaklanan anlıklaştırmalardır. Mesela Don Quijote de yapılan kesinti de yazarın zamanı yenme, okurla flört arzusunu gerçekleştirmeye yönelik bir taktiktir. Böylece yazar anlıklaştırma ile kronolojik zamandan kurtulur, zaman düşsel zamana dönüşür. Uzun bir kış gününü kronolojik zamana göre değil düşsel zamanına göre anlatır. Artık uzun kış günü anlatı zamanında uzun bir kış gününe yayılmak zorunda değildir, zaman kurgusu yazarın yetkisindedir.


Jale Parla eserinde yarım kalmış, Tanpınar’ın Mahur Beste ve Adalet Ağaoğlu’nun üst başlığı Dar zamanlar olan ( Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi, Hayır) romanlarının da anlatı-zaman bağlamında tahlilini yapar. Parla ’ya göre, Tanpınar’ın en büyük arzusu, zamanın bütün boyutlarını yakalayan yekpare zamana kavuşmaktır.


Özellikle yirminci yüzyıl romanlarında, kronolojik zamana karşı açılmış savaş ve kişisel zaman kurgulama çabaları söz konusudur. Ayrıca insana ilişkin gerçeğin, ancak insanı kendisine yabancılaştıran saat gibi etkenlerden kurtarıldığı takdirde gerçekleşeceğine inanılır. Mesela Joseph Conrad’e göre Greenwich, kötülüğün hatta cehennemin simgesidir. Endüstrileşmenin bireyi yabancılaştırdığını savunan Lawrence için ise saat demek, doğanın ritminden uzaklaşmak demektir. Dolayısıyla insan, saatin tik taklarından kurtulduğu ölçüde özgür olacaktır. Roman yazarı ise kesintilerle birlikte, kronolojik zaman dışında zaman kurgusu yaratır ve okurunu günlük yaşamın tekdüzeliğinden uzaklaştırır. Saatle mekanik uyum içerisindeki okurunu beklemediği anda yakalayarak onu özgürleştirir. Ayrıca kesintilerle, parçalanmışlıklarla, duraksamalarla, okur birden çok hikâyenin etkisi altında bırakılır. Bu durum okuru yorumun da ötesine geçip yazmaya kışkırtır. Okur da artık bir anlatıcıdır, anlatıcının sahip olduğu özgürlüğe sahiptir. Bu noktada Diderot “Her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna inansak bile, yaratıcılığın özgürlüğünü yadsıyamayız” der. Kendisi de bir anlatıcı kesilen okur, yaratıcılığın özgürlüğünü tadar ve saatin esaretinden kurtulur.

Jale Parla eserinde yarım kalmış, Tanpınar’ın Mahur Beste ve Adalet Ağaoğlu’nun üst başlığı Dar zamanlar olan ( Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi, Hayır) romanlarının da anlatı-zaman bağlamında tahlilini yapar. Parla ’ya göre, Tanpınar’ın en büyük arzusu, zamanın bütün boyutlarını yakalayan yekpare zamana kavuşmaktır. Modernitenin zamanı ölçülebilir hale getirmesine, dolayısıyla parçalamasına karşıdır Tanpınar. Mahur Beste’de de modernitenin parçalı zaman algısının dışına çıkıp, herhangi bir taksimin mümkün olmadığı, yekpare zamana geçmeye çalışır. Bunu, yekpareliği unutturmadan, bireyleri parçalanmış zamana mahkûm olduklarını hatırlatan olay ya da rastlantılar dizisi ile yapar. Böylece soyut bir zaman olan yekpareliği biçimlendirmek ister. Ancak Parla ’ya göre yekpare zaman yazılamayacak zamandır. Nitekim Tanpınar da Mahur Beste’de bunun mümkün olmadığını görünce kitabı yarım bırakır. Eserin birincil kişisi Behçet Bey, yekpare zamana kavuşamadığı gibi parçalanmış zamana da katlanamaz ve “Neden beni terk ettin?” diye sorar yazara. Metnin kesilmesiyle birlikte bu sorunun yanıtını bulmak artık okura düşer. (Parla, s.287)

Adalet Ağaoğlu ise; Dar Zamanlar üçlemesini oluşturan romanlarda, anlatıyı kriz anlarına yoğunlaştırır. Bu romanlarda bireylerin, yaşamın akışının dışına çıktıkları her an, kriz anıdır. Ve üçlemenin her kitabı bu kriz anlarıyla başlar. Ölmeye Yatmak’ta Aysel, bir nisan sabahı intihar etmek düşüncesiyle otele kapanır, “ölmeye yatar.” Bir Düğün Gecesi’nde Tezel’in “intihar etmeyeceksek içelim bari” sözü gelecekten hiçbir umudu olmayışının ifadesidir. Hayır’da ise Aysel “entelektüel intiharları” ile ilgili bir araştırma yapmaktadır. Bireylerin içerisinde bulundukları bu belirsiz zaman parçaları, kriz anları, anlamlı bir sona yönelme ihtiyacıyla bezenmiştir. Ancak Parla’ ya göre Ağaoğlu’nun üçlemesinde bireyler anlamlı sonlara “hayır” demektedir. Yani bu romanlarda tak’lar tik’leri izlememektedir. Mesela Aysel, kendisine dayatılan rolleri reddederek kriz anlarını, anlamlı sonlara/taklara tercih eder. Aysel, Ölmeye Yatmak’ta dayatılan “hazır kimlik”i, Bir Düğün Gecesi’nde beklenen “uzlaşma”yı, Hayır’da ise “mite kaçış”ı reddeder. Bu reddedişler onu sürekli geçmişiyle hesaplaşmaya, yüzleşmeye iter. Aysel’in bilincinde geçmişe dair anılar, ân ve geleceğe dair tasarılar karmaşık şekilde akar. Ağaoğlu, Dar Zamanlar’ı yorumlarken bu durumu şöyle anlatır: “Bense bu romanda zamanın tipikliğinden yola çıkmak istedim. Tipik bir zaman parçasından geçmişe uzanmak ve yaşamın tam ortasından geleceğe yol almak.” Parla’nın deyimiyle Ağaoğlu krizi seçmiştir. Zaman da genel itibariyle işte bu kriz anının zamanıdır.

Roman, özellikle anlatı ve zaman bakımından mitik zaman anlayışıyla yazılmış eserlerden ayrılır. Mitik zaman anlayışla yazılan dini kitaplar ve epik anlatılarda göz ardı edilen, yerine getirilmesi neredeyse zorunluluk gibi görülen zaman, kalıp halindedir. Romanda ise zaman önemli yer işgal eder ve kullanımı yazarın inisiyatifindedir. Anlatı bakımından da roman yazarı, mitik zaman anlayışıyla yazılan eserlerde bulunmayan sapmalarla, kesintilerle, anlatıda krizlere yol açar. Yazımızın da konusunu teşkil eden eksik ve kayıp metinler; kesintilerle, sapmalarla, parçalanmışlıklarla yaratılan bu kriz anlarının göstergesidir. Zaman da tik’leri takip etmeyen tak’larla, tüm parçalanmışlıklarıyla bu kriz anlarının zamanıdır. Don Quijote’de kayıp metinlerle yaratılan krizler, anlatıyı kronolojik eksenden kurtarır. Mahur Beste’de yekpare zamanı yazma girişimiyle oluşan krizler, Behçet Bey’e “Neden beni terk ettin” diye sordurtur. Dar Zamanlar’da ise kişilerin anlamlı sonları (tak) reddedişiyle oluşan krizler, onları geçmişiyle hesaplaşmaya, sorgulamaya iter. Ayrıca kesintilerle birlikte krizler, zamanın tahribatına rağmen yıllar sonra okurla yazarı buluşturma işlevi de görür. Krizlerle, kesintilerle yaratıcılığın özgürlüğüne kavuşan okur, anlatıya dâhil olarak okuma sürecinde anlatıyı yeniden oluşturur.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 2.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...