‘Polis ülkesinde değil, polisiyenin okunduğu bir ülkede yaşama hayalimiz var’

Arka Kapak, yayınevlerinin hikâyelerini dinlemeye, okurlarla yayıncılar arasında köprü kurmaya devam ediyor. Bu kez konuğumuz Labirent Yayınları… Yalnızca polisiye türünde kitaplar yayımlayan Labirent, bu tercihiyle ve tabii ki yayımladığı kitaplarla kısa sürede dikkat çekti; özellikle polisiye severlerin sıkı takibe aldığı yayınevlerinden biri oldu. Yayınevinin kurucusu ve yayın yönetmeni Hüseyin Çukur‘la hem Labirent’i konuştuk hem de iyi bir polisiye okuru ve yayıncısını bulmuşken türün eksiğini gediğini tartışalım istedik.

Söyleşi: Volkan Alıcı

Sermayesi güçlü çokça yayınevi varken, size büyük paralar kazandırmayacak yeni bir butik yayınevinin kuruluş hikâyesini merak ediyoruz.
Kitabevi işletirken böyle bir fikir belirdi. 2010’da. Yayın planı, Türkiye’de basılmış çeviri polisiyelerin tekrar elden geçirilmesi, yayınlanmasını arzu ettiğim kitapların temin edilmesi derken Ekim 2012’de ilk iki kitabımızla yayına başladık. 2014’ün Ekiminde ikinci yaşımızı kutlayacağız. Bir buçuk sene içinde 31 kitap yayımladık. Bu 31 kitaptan 27’si dilimize ilk kez çevrildi.

İl başta Türkçeye çevrilmemiş ya da az çevrilmiş, tanınmayan ama iyi polisiye yazarı olduğuna inandığımız isimlere ağırlık verdik. Bu biraz da kısıtlı bütçeyle hareket ettiğimiz için seçtiğimiz bilinçli bir yoldu ama klasik polisiye okurları tarafından yayınevinin bu kadar hızlı benimsenmesine yol açtı. Aynı zamanda bizim beklemediğimiz gelişmeydi. Sonra da devamı geldi. 2013 sonunda ve 2014’te yerli yazarlara ağırlık vermeye başladık. Piraye Şengel, Sibel Köklü, Çağan Dikenelli, Suphi Varım gibi daha önce kitapları başka yayınevlerinden çıkmış ama son romanlarını Labirent’e veren yazarların kitaplarını, Hesna Onbaşı gibi bir genç yazarın ilk romanını, Süleyman’ın Kuyuları’nı yayınladık.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkçede Polisiye diziniz polisiyenin bu topraklardaki tarihsel birikimini yansıtması bakımından oldukça önemli.
İki ana dizisi var aslında Labirent’in; biri Pipo dizisi, biri de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkçede Polisiye dizisi. Pipo dizisinde, modern ve klasik, yerli ve yabancı yazarların eserlerine yer veriyoruz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkçede Polisiye dizisindeyse, 1884-1928 arası, Latin alfabesinin kabulüne kadar olan dönemde yayınlanmış Osmanlıca polisiyelere yer veriyoruz. Üç akademisyen editörümüz var projeyi yürüten: Seval Şahin, Didem Ardalı Büyürarman ve Banu Öztürk.

Sadece tek bir tür üzerine kitap yayımlamanızın nedeni nedir peki? Polisiye ağırlıklı ama başka türlerde de kitap yayımlayan bir yayımcılık da tercih edebilirdiniz?
Avrupa, Amerika ve dünyanın diğer ülkelerindeki yayıncılığa dair gelişmeleri, çıkan kitapları elimden geldiği kadar takip etmeye çalışıyorum. Türkiye’de sizin tarif ettiğiniz, formüle ettiğiniz gibi yayıncılık yapan çok fazla yayınevi var ama butik yayınevi anlayışına biraz yabancı. Sadece polisiye yayıncılık yapan bir yayınevinin olması insanlara gerçekten enteresan geliyor. Böyle çok fazla yayınevi yok. Kitap Yayınevi akademik çalışmalar yayınlıyor sadece. Boğaziçi Yayınları yine öyle; Mitos Boyut tiyatro eserleri yayınlıyor. Sadece çizgi roman yayınlayan yayınevleri var. Sadece polisiye yayıncılık yapan da Labirent var. “Sadece polisiyeyle ilgileniyoruz” deyince insanlara ilginç geliyor ama “Türkiye’nin tek polisiye yayıneviyiz deyince, “Aa güzelmiş” diyorlar. Aslında aynı şey!

Neden sadece polisiye yayınlıyoruz? Yayınevinin hem kurucusu, hem yayın yönetmeni, hem editörü, hem emekçisi olarak polisiye benim ortaokul yıllarından beri düzenli olarak okuduğum, takip ettiğim bir tür. Yani ezbere ve rastgele seçilmiş yazarlardan oluşan yayın politikasından ziyade, bildiğim, hâkim olduğuma inandığım, tarihsel süreci ve gelişimi de dahil olmak üzere belli bir bilgi birikimimin olduğu bir alanda yayıncılık yapmayı tercih ettim diyebilirim. Mesela bilimkurgu için aynı şeyi söyleyemem, çok iyi bir bilimkurgu okuru olduğumu da söyleyemem; ama polisiye benim için öyle değil. Akademik çalışmaları da polisiye üzerine kafa yoran insanların makalelerini de takip etmeye çalışıyorum, yurtdışında yayımlanan tezleri de okumaya çalışıyorum. İnsanın bildiği bir şeyi üretime geçirmesinden daha doğal ne olabilir ki? Bu yüzden sadece polisiye yayımlıyoruz ama başka bir şey olur mu? Belki Labirent’e kardeş bir yayınevi gelir ve örneğin sadece edebiyat ve edebiyat kuramı basar. Böyle bir şey olabilir; ama Labirent sadece polisiye yayımlamaya devam edecektir. Türkiye’nin tek polisiye yayınevi olmuşken, bundan kolay kolay vazgeçmeyeceğiz.

Butik yayınevi olmanın getirdiği maliyetlerin üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Aslında bu sürecin tamamı başlı başına bir sorun. SEKA özelleştirildikten sonra kâğıdın ithal edilmesi ve döviz kuruna bağlı olarak sürekli fiyatının yükselmesi bir sorun. 17 Aralık operasyonunda sonra dolar ve avronun artması ve telif ücretlerinin bir buçuk katına çıkması ayrı bir sorun. 17 Aralık’la birlikte, biz bir gecede yaklaşık 10.000 lira zarar ettik, imza attığımız yabancı yazarların telif sözleşmelerinden dolayı.

Her şeyi zarar aslında, ama işin manevi bir tatmin tarafı var. O da şu: Bir kültür yayıncılığı yapıyorsunuz; Türkiye edebiyat literatürüne, gelecek yıllara kalan, kütüphanelerde okunacak, insanların adınızı anacağı bir işe imza atıyorsunuz. Bunun manevi tatmini bu işe devam etmemizi sağlıyor. İşin mali boyutunda ise, dağıtımcılardan ödeme alması ayrı bir sıkıntı, kitapevleri tarafından benimsenip de buralarda yer tutabilmeniz bir sıkıntı; bunlar için sürekli uğraşmanız gerekiyor. Sürekli işi gücü bırakıp, kitapevlerini dolaşıp rafta kendi kitabınızı takip etmeniz, sahip çıkmanız gerekiyor. Bu bile başlı başına bir şey. Yani bu sürecin tamamı sancılı ve sıkıntılı ama sabretmek gerekiyor.

Benim bu işe girişirkenki tahayyülüm iki seneydi. İki seneyi doldurmak için daha altı ay var. Geride bıraktığımız bir buçuk senede yaşadıklarım, tecrübe ettiklerim, dışarıdan aldığım yorumlar, öneriler, eleştiriler, yayınevi hakkında duyduklarım iyi yolda olduğumuzu gösteriyor. Çok kısıtlı bir kadroyla çalışıyoruz. Benim dışımda, editörlük için destek aldığımız arkadaşlarımız var, Onur Koçyiğit, Seda Çingay gibi; Osmanlı polisiyelerimizin editörleri Seval, Didem ve Banu hocalar var. Böyle kısıtlı bir ekiple çalışıyoruz aslında ve iyi bir iş çıkardığımıza inanıyoruz. Türkiye’de yapılmamış bir şey yapıyoruz.

Gelelim işin okur kısmına. Türkiye’de son yıllarda okurların polisiye romana yönelik ilgisinin arttığından söz edebilir miyiz sizce?
Polisiye romana bir ilgiden söz edebiliriz tabii ki. Ahmet Ümit’in romanda başlattığı ve polisiye romanın popüler olmasını sağlayan eserlerinin dışında, Emrah Serbest’in yazdığı kitapların diziye uyarlanması, televizyon kanallarının polisiye diziye ağırlık vermesi -Arka Sokaklar gibi saçma sapan dizilerden bahsetmiyorum- insanları polisiyeye yöneltti. Ama bir taraftan da zaten polisiye bir ülkede yaşadığımızı insanlar yeni yeni anlamaya başladı, özellikle Gezi Direnişiyle beraber… Dolayısıyla biz, polis ülkesinde değil, polisiyenin okunduğu bir ülkede yaşamak hayalindeyiz yayınevi çalışanları olarak. Tahmin ediyoruz ki, okurlarımızın birçoğu da öyle. Hırsızın cezalandırıldığı, katilin cezasını çektiği veya adalete teslim edildiği romanlar insanlara artık daha gerçekçi geliyor. Bu kadar suçun, yolsuzluğun, hırsızlığın, arsızlığın, yalanın, cinayetin suçlularının ve faillerinin bilindiği halde cezasız kalması, polisiye romanları daha naif bırakıyor. Belki de insanlar o naifliğin peşinde polisiye romanlara sıkı sıkıya sarılıyorlar. En kanlı canlı polisiye romanlar bile, hatta Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov karakteri bile, bütün o karanlık tarafı ve dehşetiyle yansıtıldığı halde, şu anda bu polis devletinde, bu iktidarın yönettiği ülkede yaşananlardan daha naif geliyor bana. Belki de insanlar tekrar o naifliğin peşine düşmek için polisiye okumaya başlayacaklar. Polisiyenin revaçta olmasının tek sebebi bu değil elbette ama bir etken olabilir. Gezi Direnişiyle beraber insanlar sadece polisiyeye değil, okumaya daha fazla zaman ayırır oldular, diye tahmin ediyorum.

Peki, yazınsal üretim bakımından polisiyeye yönelik gözle görülür bir yönelim olduğundan söz edebilir miyiz, gözleminiz nedir?
Evet, edebiliriz. Çok sayıda genç polisiye yazarı var. Bir kısmı kıyıda köşede kalmış. Yayınevlerinin tercihlerinden dolayı gerektiği kadar tanıtılamamış, kitaplarının dağıtımı hak ettiği gibi yapılamamış. Benim okur olarak takip ettiğim, şu anda hâlâ faal olarak yazmayı sürdüren iyi polisiye yazarları var: Suat Duman, Celil Oker, Algan Sezgintüredi, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut, Piraye Şengel, Sibel Köklü, Çağan Dikenelli, Suphi Varım, Hesna Onbaşı. Daha çok var. Yayınevimize bazen ayda 7-8 yerli dosya geliyor. Bunların bir kısmı yayınlanmaya uygun dosyalar değil; zaten 20-30 sayfa okuyunca kendini belli ediyor. Ama insanlar gayret sarf ediyorlar. Bu değer verilmesi gereken bir şey. Sonuçta, hem polisiyenin tekrar popüler olmasıyla hem de yaşadığımız bu polis ülkesinin okur üzerindeki tezahürü sebebiyle bu yönde bir eğilim olması şaşırtıcı değil. Ben daha fazla olmasını bekliyorum.

Ülkedeki politik-toplumsal koşulların etkisinden söz ettin ama siyasi polisiyenin bu ülkede gelişmiş bir yazınsal tür olamaması da bir çelişki değil mi?
Sadece Petros Markaris tek bir yazar olarak başlı başına bu ülkeyi kapsayan yerli yazarlarımızdan daha fazla politik argüman sunabilmiştir okurlarına. Heybeliadalı bir Rum’dur Petros Markaris. 6-7 Eylül Olaylarını bizzat yaşamıştır. Romanında da vardır. Diğer romanlar Yunanistan’da geçer ama Türkiye’yle çok büyük paralellik içerir. Ama evet, Türkiye’de politik polisiye konusunda çok fazla isim sayamıyoruz. Bunun sebebini polisiye yazarlarına tek tek sormak lazım. Benim dışarıdan bir yorumda bulunmam ahkâm kesmek olur ve doğru değil. Ama bir okur olarak böyle bir şeyi niyaz eder miyim? Politik polisiye seven ve iyi bir okur olarak, tabii ki isterim. Bir elin parmaklarını geçmiyor şimdilik. Keşke daha fazla olsa…

Peki siyasi polisiye dışında, genel olarak Türkiye’deki polisiye romanın niteliği üzerine ne düşünüyorsunuz? Diğer ülkelerin polisiyesini de takip etmeye çalıştığınızı söylemiştiniz, belki bir karşılaştırma yapma olanağınız vardır.
Türkiye’de bu konuda o kadar enteresan bir ülke ki… Bazı büyük yayınevlerinin yayın politikasını, çıkardığı kitaplardan görüyoruz. Bir yazar bir ülkede çok sattı diye, Türkiye’de de çok satacağını düşünüp yayınlıyorlar; ama kitap 1000 adet bile satmıyor. Böyle yüzlerce örnek çıkartabilirsiniz. Polisiye için de aynı şey geçerli. Benim takip ettiğim, bildiğim, yorumlayabileceğim kadarıyla, Avrupa’da, Amerika’da, dünyanın bütün ülkelerinde bir şekilde edebiyat gündemine giren, bestseller olan, çok okunan, çok basılan bir sürü yazar var. Ama Türkiye’de, Türkiye için çok fazla bestseller yazar var. Bunu sadece polisiye için değil genel edebiyat olarak söylüyorum. Mesela Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde ülke içinde bu kadar bestseller olan yazar yok. Adamın kitabı kendi ülkesinde satmıyor. Ulysses ya da Dublinliler’in Türkiye’de yaptığı baskı sayısı herhalde İrlanda’dan daha fazladır. Türkiye için bu bir avantaj mı dezavantaj mı bilmiyorum. Polisiye edebiyatın niteliği konusunda da yine aynı şeyi söyleyeceğim. Benim okuduğum ve takip ettiğim kadarıyla, kıyıda köşede kalmış, kalemine hâkim, üslubunu oturtmuş çok iyi polisiye yazarları var. Bizim son kitabını yayınladığımız Suphi Varım’ın Karanlıkta İki Ceset adlı kitabı Türkiye polisiye tarihinde kült olmaya aday bir roman. Keza Hesna Onbaşı’nın Süleyman’ın Kuyuları ilk roman olmasına rağmen oldukça iyi. Ustasından gencine birçok isim daha sayabiliriz. Ben hâlâ bütün bu girişimlerin bir şekilde başlangıcın devamı olduğunu ve ivmenin artarak yukarı doğru tırmanacağını düşünüyorum. Tabii umut etmek istiyorum. Çünkü polisiye edebiyat dediğiniz şey edebiyattır, edebiyatın dışında bir alan değildir ve iyi bir polisiyede, edebi bir metinde anlatmak istediğiniz her şeyi anlatabilirsiniz zaten. Dolayısıyla edebiyat dışı, boş zaman öldürmek için okunan veya çözülmesi beklenen bir bilmece değil polisiye romanlar. Ama Türkiye’deki algı farklı ve yerleşmiş algıyı kırabilmek bazen çok uzun yıllar alabiliyor. Bu 90’lardan itibaren kırılmaya başlandı ama daha pik noktasına ulaşmadı bence.

Bir yayıncıya sorulabilecek en zor soruyu sorayım: Labirent’te yayınlanan, gözden kaçırılırsa çok üzüleceğin 3 kitap ismi söyler misiniz?
Gerçekten zor. Dünya polisiyesinin kurucu metinlerinden sayılan Chesterton’ın Peder Brown Öyküleri, Zuhal Kuyaş’ın Sonuncu Oda’sı, Michael Dibdin kitapları…

Son sorum: Yayın programınızda neler var?
Bu sene içinde, Verda Pars’ın Kadın Cinayetleri kitabı eylül ayında yayımlanacak; yine bir ilk roman Kadın Cinayetleri. İki-üç akademi çalışma var gündemimizde, dosyası yayınevimize ulaşan. Onları da 2015 içinde okura sunmayı düşünüyoruz. Bu sene itibariyle Labirent Çocuk ve Labirent İlkgençlik polisiyelerine başlıyoruz. Eylülde, 7-9 yaş aralığına hitap eden üç çocuk kitabımız çıkacak. Altı kitaplık serinin ilk üç kitabını yayınlayacağız. Yılsonuna doğru da İlkgençlik serisinden üç kitap yayımlayacağız.

yayinevi

Devamını Oku...