Romancı Kadere Hükmedemez

Mustafa Özel

Bir rivayet: Balzac, yazmakta olduğu romanın kahramanı ölecek diye aşırı üzülünce, bir dostu, “Kurgu senin değil mi, öldürmeyiver!” der. Balzac’ın cevabı: “Ben kaderi değiştiremem!”

Peyami Safa, Fatih-Harbiye’de kadere hükmetmek istiyor. Böylece, çok başarılı bir romanı, son birkaç sayfasında, sıradan bir teselli risalesine dönüştürüyor. Realist başlıyor, romantik noktalıyor. Batı’da romantizm, geleceği inşaya yönelik bir rüya; bizde ise geçmişi korumaya dönük bir avunma.

Cumhuriyetin ilk elli yılında romana karşı ciddi bir tepki olmalı ki Fatih-Harbiye gibi muhafazakâr insanı mest edecek bir roman bile, 1931’deki ilk baskısının ardından, ikinci defa ancak 37 yıl sonra, 1968 yılında yayınlanıyor. Onu takip eden 48 yılda ise toplam 68 baskı yapıyor. Tam bir roman’tik şahlanış!

Bu baskıların tümünü gerçekleştiren Ötüken Yayınları, eseri bir kurgudan ziyade, cemiyetin birçok meselesini çözen bir sosyal psikoloji kitabı gibi sunuyor. Peyami Safa, yayıncıya göre, edebî ve estetik kaygıların ötesindeki gayretlerin sanatkârıdır:

“İnsanları kemiren duyguların sebeplerine, derinliklerine, köklerine inmekte; cemiyetteki çalkantılara yönelmekte; bu dalgalanmaların kişileri ne derecede etkilediğini tespite çalışmaktadır.” Hükümlerdeki kesinliği görüyor musunuz: Yazarımız köklere inmekte, çalkantılara yönelmekte ve etkileri tespite çalışmaktadır. Sonraki üç paragraf da sırasıyla “göstermektedir”, “görülmektedir” ve “incelemektedir” fiilleriyle bitiyor. Yazarımızın hayalnâmesinde gerçek dünyadaki baba-kız (eski-yeni) çatışması gösterilmekte; yeni hayata gönül verenlerin ruh ıstırabı görülmekte; böylece “Batılılaşma hareketlerinin Türk tipinde ve cemiyetindeki etkileri” incelenmektedir. Psikoloji ve sosyolojiye hâlâ ihtiyacımız var mı?

“Fatih kızı” Neriman, zengin akrabalarının da etkisiyle, Harbiye hayatına özenmeye başlar. Bu iki semt arasında üç beş km mesafe, fakat üç beş asırlık zihniyet farkı vardır. “Neriman, Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallelerinde oturanların çoğu gibi, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı.” Her gidişinde Fatih çok uzakta kalıyor, bu kısa mesafe ona Afgan yolu kadar uzak görünüyor ve “Kâbil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un bu iki semti arasında kolayca” rastlanıyordu.

Tanpınar’da olduğu gibi, Peyami Safa’da da Doğu/Batı medeniyetleri arasındaki fark en çok mûsikîde kendini hissettiriyor. “Öf… Bu elimdeki ud da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Bunu benim elime nereden musallat ettiler? Şu alaturka musikiyi… kaldırsalar da ben de kurtulsam.” Tek sorun müzik değil elbet; çevre bütünüyle sıkıcıdır. “Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamlar çoğu sinirime dokunuyor.” Oysa Beyoğlu’nda böyle midir? Orada insan bir bahçede geziyor sanki; her vitrin çiçek gibidir. “En âdi eşyayı öyle biçime getiriyorlar ki mücevher gibi görünüyor. Halkı da yürümesini, giyinmesini bilir.” Bu yüzden, Fatih-Harbiye tramvayı “Neriman’da bütün arzuları şiddetle uyandıran bir münebbih hâline gelmişti.”

Neriman, Şark insanını kediye benzetir; Garplıyı köpeğe. “Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahlûk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar, uyurken bile uyanıktır.” Neriman’ın Weber’den esintiler taşıyan görüşlerini, yaşlı babası Faiz Bey adeta Guenon’dan hikmet incileriyle karşılar:

“Acaba her oturan adam tembel, her koşan adam çalışkan mıdır? Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkâr-ı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velakin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velakin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile, bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha âlidir; vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.”

Neriman babasına saygılı da olsa, aklı Perapalas’ta yapılacak balodadır; yaşlı adamın sözleri kulağına girse de ruhuna işleyecek gibi değildir. Babasının adamı, Şinasi’dir. Onu oğlu gibi sever ve kızıyla evlendirmek ister. “İkisi de Şark’a ait birçok şeyleri, Şinasi alaturka musikiyi, Faiz Bey tasavvufî edebiyatı çok seviyorlardı.” Ayrıca, devrin “çirkin şekillerine intibak etmeyen” Şinasi’nin sessizlik ve doğallığı, onu tüm mahalle halkına sevdiriyordu.

Neriman’ın heves ettiği “çağdaş yaşam biçimi” bir bakıma yeni “Türk ulusu”nun da idealiydi. “Lozan sulhundan sonra, resmî Türkiye’nin de kanunla herkese kabul ettirdiği bu asrîleşme, Neriman’ın ruhunda gizli gizli yaşayan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti. (…) gittikçe medenileşen İstanbul’un dekorundan, kitaplardan, resimlerden, tiyatro ve sinemalardan gelen bu telkinler, yeni kanunlarda müeyyidesini bulmuş oluyordu.” Şinasi, Neriman’ı geçmişe ve geleneğe doğru; albenili rakibi Macit ise geleceğe ve modernliğe doğru çekiyordu. Dengesiz bir teraziydi bu. “Macit, karşı kefeye o kadar büyük bir ağırlık ilave etti ki muvazene tehlikeli bir surette bozuldu. Şinasi, Neriman’ın gözünde aileyi, mahalleyi, eskiyi, Şarklıyı temsil ediyordu; Macit yeninin, Garbın ve bunlarla beraber meçhul ve cazip sergüzeştlerin mümessili ve namzediydi.”

Zaman gün gün Neriman’ı Şinasi’den soğutup Macit’e yaklaştırır. Sonunda (içinden) patlar: “Artık bir Fatih kızı olmak istemiyorum. Böyle yaşamaktan nefret ediyorum, yeniyi ve güzeli istiyorum. Bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum. İhtiyar adam, bozuk sokak, salaşpur ev, gıy gıy, hey hey, ezan, helvacı… Bıktım artık.” Bunları düşünür, fakat söylemez. Şinasi ise Neriman’ın bütün derdinin bir baloda iyi bir kavalye ile dans etmek olduğunu düşünür. “Baloya gitmekle hemen medenî olacak mısın?”

Romanın dörtte üçü bu gerilimle devam eder; son çeyrekte (Ferit’in kişiliğinde) yazar bizzat sahneye çıkar. Önce yenilikçi yanını konuşturur ve Neriman’ın haklı olduğu hususların altını çizer. Fatih’teki evde oturmak istememesini haklı bulur: “Taş ev tahta evden, elektrik petrolden, otomobil arabadan, makine hayvandan ve lavanta hacıyağından daha iyidir.” Sıkıntı, bizde medeniyet fikrinin bir kültür meselesi olarak anlaşılmamasındadır. Hele kadınlar bunu bir fantezinin hududu içinde görüyorlar. Medeniyeti gözleriyle anlamaya çalışıyorlar; bu elbette daha sathî, fakat daha az tehlikelidir:

“Bunlar, hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar. Şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakiki terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sükutu hayalini düşün!

Her şeye vâsıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. (…) Onlar ideal sahibidirler, bizimkiler fantezi düşkünü; onların aldanışı daha korkunçtur.”

Fatih-Harbiye’nin bundan ötesi, siste gerilim düşürme stratejisi. Neriman’ın bu siste intihardan ve “korkunç aldanıştan” nasıl kurtulup güneşli havaya çıkabildiğini ve bunun Türkiye gerçekliğine tetabuk edip etmediğini ciddi sorgulamak lazım. Balzac yaşasa, Unamuno’nun Peyami Bey’den 17 yıl önce kaleme aldığı Sis romanında, çağdaş insanın kaderini daha başarılı kurguladığını söylerdi.

İspanyol yazarın roman kahramanı Augusto, ruhundaki fırtınaların sonucunda intihar etmeye karar verir. Mutsuzluğunun kaynağı olarak kendini gördüğünden, nefsine kıymak istemesi de mantıklı gözüküyor. Fakat bir de yazara danışayım diyor! Unamuno ona intihar edemeyeceğini, çünkü zaten yaşamadığını, gerçek değil kurgusal bir varlığının olduğunu söylüyor. Ölmek için, önce yaşıyor olmak lazım! Roman kahramanı ise yazara asıl yaşayanın kendisi olduğunu, Unamuno’nun “Augusto’nun öyküsünün dünyaya gelmesi için bahaneden başka bir şey olmadığını” söyleyerek itiraz ediyor. Don Kişot, Cervantes, hangisi daha gerçek?

Romancı, geleceğin tarihini yazar. Peyami Safa, bir muhafazakâr olarak benim de ruhumu okşayan bir kurgu ortaya koymuş olsa da Fatih-Harbiye ile kızı değil babayı; geleceği değil geçmişi kurtarıyor.

Sis’e boğulan Fatih-Harbiye bizi bir ay daha meşgul etmeyi hak ediyor!

Fatih HarbiyeFatih-Harbiye
Peyami Safa
Ötüken

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 19.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...