Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Niçin Okumalı?

A. Yavuz Altun

“Hiçbir Don Kişot bizim kadar cesaretle ve iç rahatı ile yel değirmenlerine hücum etmemiştir.”
(Saatleri Ayarlama Enstitüsü, sf. 77)

(Italo Calvino, 1986 yılında yayımladığı “Klasikleri Niçin Okumalı?” başlıklı makalesinde, on dört maddede bir klasik eserin ne olduğunu anlatır. Elbette bu on dört madde, klasik eserin ne olduğunu tastamam anlatmaz ama bir fikir verir.)

1- Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE, 1961) evvela bir dönem romanıdır. Ve sinematografik bir teknikle, resimlere ya da sahnelere bölerek, bahsini ettiği dönemleri harikulade biçimde hayal etmemizi sağlar. Berna Moran’a göre, dört bölümden oluşan SAE, ilk bölümünde Tanzimat öncesini, ikinci bölümde Tanzimat dönemini, üçüncü ve dördüncü bölümler ise Cumhuriyet dönemini anlatır. Karakterler ve hikâyeler de içinde varoldukları devirlerin ruhunu hissettirir

2- SAE, devri itibariyle yeni romandır. Tanzimat ve erken Cumhuriyet romanının basit, arkaik ve zayıf kurgularla bezeli derme çatma realizmini aşar, modernist romana göz kırpar. Katmanlı yapısıyla klasik romanın düz zaman akışını da kırarak, ustalıklı bir alegoriye dönüşür. İlk katmanda, Hayri İrdal isimli başkarakterin kendi hikâyesini yazdığını görürüz. İrdal bizi uyarır: İleride kurulacak Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile hayat hikâyesi sıkı sıkıya bağlıdır. Haliyle Hayri İrdal’ın hayat hikâyesi, bizim SAE’yi anlamamızın anahtarıdır. Romanı bitirdiğimizde ise hem İrdal’ın hikâyesinin hem de SAE’nin aslında “ulusal anlatı” (F. Jameson) olduğunu görürüz. Ancak hikâye bütünüyle bundan ibaret değildir: Ahmet Hamdi Tanpınar, Hayri İrdal adında modern bir karakter yaratmış, onun hususî hayatını da bizlere seyrettirmiştir. (Jameson, Batı-dışı romanın “ulusal anlatı” için bir alegori olduğunu, haliyle modern bir karakter ve kurgu inşa edemeyeceğini savunur. Tanpınar, bunun sınırlarını hayli zorlamıştır.)

3- SAE, anlattığı hikâyeleri ve karakterleri ustalıklı bir biçimde “saat” metaforuna eklemlemiştir ancak son durağı burası değildir. Onu modern bir roman hâline getiren de bu metaforu aşabilmesiyle olur. Saat, Hayri İrdal’ın hayatında çok yer meşgul eden bir eşya olmanın ötesinde ustası Nuri Efendi vasıtasıyla felsefesine (metafiziği) de vakıf olduğu bir kavramdır. Nuri Efendi’nin ölümü, bu fikriyatı dondurur. Aynı zamanda İrdal’ın “ayar”ını kaçırır. Ayarsızlık, onun dünyasında hem akıntıya kapılıp gitmek hem de işsizlik anlamındadır. Halit Ayarcı’yla karşılaşıp saat hakkındaki donmuş fikriyatının çözülmesine kadar geçen sürede, saat ve ayar bahsi de dondurucudadır. Ancak “ayarsızlık” İrdal’ın aynasında bize yansıyan toplumu da kemirmektedir. “Benim hiçbir şeyim yok. Sadece talihsizim. Başıma durmadan münasebetsiz işler gelir.” (sf. 115) diyen Hayri İrdal, yalnızca kendisini Doktor Ramiz’in psikanaliz tedavisine karşı savunmakla kalmaz, ayarsızlığının ve ayarsızlığımızın kilittaşını da açık etmektedir.

4- SAE, bu varoluş krizini alaya alarak aşmaya çalışan bir anti-kahramanın romanıdır. Hayri İrdal’ın talihsizlikten kaçmak için Halit Ayarcı’yla karşılaşmadan önce denediği yollar da en az SAE kadar yapaydır fakat SAE, İrdal’ın krizinin kurumsallaşmış, toplumsallaşmış tezahürüdür. Hayri İrdal, derin bir yalnızlığın ve içinden çıkamadığı talihsizliğin tesiriyle, kendinden iğrendiği bir noktaya kadar dibe batar: “İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. Bu korku değildi, acı değildi. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu.” (sf. 150). Tam da bunu söylediği sahnede, Halit Ayarcı ona “kurtarıcı” olarak görünecektir. Ancak kısa süre sonra bu “kurtuluş” ümidinin de daha öncekiler kadar yapay olduğunu görürüz. Haliyle Hayri İrdal’ın üslubu topyekûn bir alaycılıkla bezelidir. İrdal, yalnızca yaşadığı talihsizliği değil, uzun süren ve herkesin uyuduğu konferans konuşmalarını, şoför kelimesinin söylenişini, kıraathane kültürünü, barbunyayı, medet bulmak için gidilen tekkeleri ve evliya yatırlarını… Hâsılı her şeyi alaya alır.

Köylülerin, zamanda gezgin ölülerin, fahişelerin, barda düş kuran avarelerin birleştiği o noktayı pek güzel yakalar o: hepimiz yalnızız ve çaresiziz.

5- Hayri İrdal’ın alaycılığı ile yaşadığı çevrenin absürtlüğü birbiriyle hem bağlıdır, hem değildir. İşbu sebeple SAE, absürt edebiyatın da eşsiz bir örneğidir. İrdal’ın aile hayatından, yaşadığı çevreye, Abdüsselam Efendi’nin hanedan parodisi konağından, Şehzadebaşı’ndaki kıraathaneye, İspiritizma Cemiyeti’nden, İrdal’ın her dönemde karşılaştığı, ahbaplık ettiği yan karakterlere kadar hemen herkes bu “absürt varoluş”un tesiri altındadır. Sözgelimi Şehzadebaşı’ndaki kıraathane, karnavalesk (M. Bakhtin) bir ortamdır. Burası, dibe vurmuşluktur. Burada hiyerarşi dış dünyadan farklıdır, burası “yalnız şakadan bir âlem”dir. Rahatlıkla Beckett’in oyunundan bir sahne, Gogol’ün hikâyesinden bir mekân, Camus’nün romanından bir bahis olabilir.

6- SAE, bir Doğu-Batı romanıdır. Batı, roman boyunca lüzumu kadar bahsedilen bir mesafede dursa da Hayri İrdal’ın “biz” telakkisi “ötekisi” olarak Batı’yı konumlandırır. Abdüsselam Efendi’nin bir “operet amcası” (sf. 42) gibi görünümü, psikanaliz meraklısı Doktor Ramiz’in Batı’dan edindiği bu ilmi tatbikindeki karikatürize hâlleri, Halit Ayarcı’nın “bize özgülüğü” ve romana dâhil edilen bazı Batılı karakterler, Doğu-Batı ikiliğinin hikâyedeki eksenini ortaya çıkarır. Bu eksen, “Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir.” (sf. 9) denilen yerdir. Dönemsel olarak, Batılılaşma çabalarının mukallitlikten öteye geçemediği, tuhaf bir kimlikte son bulduğu noktadayızdır. Tanpınar’ın durduğu yer de Hollanda’dan Hayri İrdal’ın kitabıyla ilgili araştırma yapmak için gelen Van Humbert’in hâlinde gizlidir: “Bizimkilere ne kadar az benziyordu? Her kelimenin üzerinde ayrı ayrı durmuş gibiydi. (…) Bir ara cebinden kocaman bir kağıt çıkardı. Bu bana soracağı suallerin listesiydi.” (sf. 354).

7- SAE modern zamanların sahte peygamberinin romanıdır. Halit Ayarcı, bir “sergüzeşt insanı” dır. Hayatlarına değdiği insanlara yalnızca aksiyon vaat eder. Bu aksiyon, onlara maddi refah da sağlayacaktır. Onlardan ise yalnızca imanlarını talep eder. Şiarı şudur: “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir.” (sf. 232). Belagat eseri yüksek yalandır. “Yeni hayat, yeni insan” der durur. Ancak çağırdığı şey yalnızca yalanlarla kurulabilecek bir suni cennettir. Burada durup düşünmeye, bilgilenmeye, imkân yoktur: “Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi… Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı.” (sf. 360). Hayri İrdal, farkında olmadan bu sahte peygamberin foyasını bir soruyla ortaya çıkarmıştır: “Hiçbir şeye inanmıyorsunuz, değil mi?” (sf. 363). Ayarcı, bu soruyu elbette cevaplamaz ve trajedisi de burada saklıdır.

8- SAE, bu sahte peygamberi mümkün kılan sistemin eleştirisidir. Bu sistemin en görünür olduğu yer ise bürokrasidir ki SAE de bürokratik bir kurumdur. Bürokrasiyle ilgili en temel problem, hiç kimsenin bu kurumun varlığına ilişkin hikmete sahip olmayışıdır. Batılılaşma bürokrasiyi icat etmeyi gerektirmiştir ve icat edilmiştir. İcat edildikten sonra da kendisine “iş” bulmak zorundadır. Halit Ayarcı da kurduğu müesseseyi böyle tanımlayacaktır: “Ben mutlak bir müessese kuruyorum. Fonksiyonunu kendisi tayin edecek bir cihaz… Bundan mükemmel ne olabilir?” (sf. 287). Enstitü etrafında dönen tartışmalar hikmetsizliği, “ayarsızlığı” ve nafileliği çelişki yumakları hâlinde ortaya koyar. Haliyle Ayarcı, her şeyden evvel müesseseye inanç talep eder. Müesseseye, yani sisteme. Bir kez bu yokluğa iman edildikten sonra, Halit Ayarcı’nın temsil ettiği “yukarı tırmanma”, cemiyet hayatı, lüks ve şatafat, talihsizliği ve sıkışmışlığı aşma, göz boyamak suretiyle teveccüh kazanma gibi meseleler mümkün olur. Ancak bunun için de yalan söylemek, her yalanı sürdürmek, yalanların çağırdığı başka yalanları da sürdürmek ve benliğinden feragat etmek gerekir. Bu sebeple şu noktaya varılır: “Ne garipti, hepimiz Halit Ayarcı’nın elinde bir kukla gibiydik.” (sf. 344). Yani, şahsiyetsizlik. Geri dönülmez noktada şöyle der Hayri İrdal: “Hayır bu iş bir yalan ve gerçek meselesi değil, bir olmak ve olmamak meselesiydi.” (sf. 319).

9- İşte bu kontrastı görebilmemiz için SAE bize “kirlenmemiş” bir alan borçludur. Bu alan, Hayri İrdal’ın ölen eşi Emine (“Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı…”) ve oğlu Ahmet’tir. (Aslında SAE, yan karakterlerinin trajedisi ve komedisi bakımından da hayli zengindir.) Oğluyla ilgili şöyle der İrdal: “Zavallı budala, namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur… Bari olabilse… Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse! Fakat imkânı mı var?” (sf. 347). Çünkü Halit Ayarcı’nın şu sözlerine kısmen de olsa ikna olmuştur: “Dostum, sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamağa razı olanlar içindir. (…) Fazilet pazarlık götürür mesele değildir.” (sf. 362). Hayri İrdal, ömrü boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin ikinci bir deri gibi vücuduna yapıştığını söyler (sf. 21). Faziletli yaşayarak talihsizliğini aşamamaktadır. Bilakis, muhtaçlık onu iyice ezmiş, kendinden iğrendirmiştir. Bu durumda ona el uzatan yalnızca Halit Ayarcı’dır. Yine de Hayri İrdal, hayatını yazıya geçirirken de onunla hesaplaşmaya çalışır. Nihayet oğlu için de şöyle diyecektir: “Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir.” (sf. 380).

Ahmet Hamdi Tanpınar
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Dergah Yayınları

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 1.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...