Semih Gümüş: Öykünün geleceği hep parlak, romanınki sarsak ve gelgitli

Semih Gümüş, Türkiye edebiyatına çok önemli katkılar sunmuş en üretken eleştirmenlerimizden biri. Gümüş’ün, Yarın dergisiyle başlayan, Adam Öykü dergisi ve ardından Notos Kitap ile Notos dergisiyle süren yayıncılık deneyimiyle özellikle öykücülüğümüzün gelişmesinde sunduğu katkı herkesin malumu; bunun yanı sıra öykü, roman ve eleştiri üzerine düşünen, düşünce üretimini aralıksız sürdürüp bunu okurlarla paylaşan bir edebiyat emekçisi de. Gümüş, yakın zamanda yayımlanan iki kitabıyla okurun ve yazarın düşünsel/yazınsal ufkunu açmaya devam ediyor. Biz de “Okumak ve Yazmak” ile “Romanın Şimdiki Zamanı” kitapları üzerinden Semih Gümüş’le edebiyatımızı konuşmak istedik.

Söyleşi: Volkan Alıcı
Fotoğraf: Kadir İncesu

“Okuma ve Yazmak” adlı kitabınızda “okuma”nın üzerinde özel olarak duruyorsunuz, “Okumak da bir yaşam biçimidir” diyorsunuz. Neden?
İnsanın bireyliğini kazanma uğraşı okumayı hemen içine alır. Okumadan olmaz. Ne olmaz? İnsan kendini, ilişkilerini, hayatı olması gerektiği gibi anlayamaz. Okumak kadar insanı zenginleştiren bir başka etkinlik düşünemiyorum. Okumayı benim dediğim gibi anlayanlar bir an boş kalamaz. Başka şeylerle uğraşmadıkları bütün zamanlarını okumaya ayırırlar. Bunun sonunda da, herkesten farklı biçimde okur, böyle okudukları için de okuduklarından herkesten daha çok şey anlarlar.

Peki, nasıl bir okur ve nasıl bir okuma biçimi edebiyat zenginleştirir?
Ben buna doğru bir okuma biçimi ya da nitelikli okuma diyorum. Okuduğumuz metinlerin yalnızca hikâyesine, ne anlattığına bakmadan, onları nasıl anlattıklarına bakarak okumak, bambaşka bir okuma biçimidir. Okuduğumuz metnin, öykünün ya da romanın yüzeyinde kalmadan, derin sularına dalmaktır bu. O metni oluşturan öğeler nelerse, onları hem tek tek anlayıp yorumlamak hem de o öğelerin birbirini tamamlayarak bütün yapıyı nasıl oluşturduklarına bakarak okumak, bir tür derinlik sarhoşluğu sağlar. Artık yazarın bıraktığı yerden metni okur almış ve yazarın verdiği anlamların ötesine geçerek, kendi anlamlarını vermeye başlamıştır. Böyle bir okuma, insanı bulutlara çıkarır.

‘Okumak’tan ‘yazma’ya geçersek… 2013 yılında yayımlanan öykü ve roman sayısında ciddi bir artış olduğu gözlemleniyor. Örneğin yalnızca geçen yıl edebiyat dergilerinde yayımlanan öykü sayısı 1800. Yayımlanan roman sayısı da önceki yılları aşan nicelikte. 2014 de farklı olmayacak gibi… Peki, öykü ve romanda nitelikte eşdeğer bir sıçramadan söz etmek mümkün mü sizce?
Roman her zaman öne koşulur. Sonunda o satılır, o çok okunur ve tartışılır. Doğaldır böyle olması. Bütün dünyada böyledir zaten. Nedeni, romanın tür olarak özellikleriyle insanların hayatlarına hemen karışabilmesidir. Demek daha kolay da okunuyor. Öykü ise, hayatın herkesi ilgilendirmeyen ayrıntıları, anları, küçük kesitlerinden çıkar. Dolayısıyla daha sınırlı bir okur çevresini ilgilendiren sorunlardan, hikâyelerden söz eder. Öte yandan, daha dikkatli, nitelikli bir okumayı da gerektirir. Çünkü o ayrıntıları keşfedecek okura gereksinim duyar. Bizim edebiyatımızda roman daha çok okunup yazılıyor ama öykünün daha yüksek nitelikli olduğunu söyleyebiliriz. En azından, ben böyle düşünüyorum. Okunacak roman pek bulamazken, iyi öyküler pek çok yazılıyor. Bizim edebiyatımızda öykünün geleceği hep parlak, romanınki sarsak ve gelgitli.

“Romanın Şimdiki Zamanı” kitabınızda, öteki makaleleri dışta tutarsak, Türkiye edebiyatının yakın döneminin ürünleri arasında 25 romanı inceliyorsunuz. Bu kitapları yakın dönem edebiyatımızın en önemli yapıtları olarak mı görüyorsunuz? Seçme yönteminiz ve nedenleri hakkında bilgi verebilir misiniz?
Hayır, kesinlikle en önemli romanlardan söz ettiğimi düşünmüyorum. Böyle şeyler düşünmem de. Romanın Şimdiki Zamanı’nda yalnızca ilgimi çeken, sevdiğim, değer verdiğim romanlar üstüne yazdığım yazılar var. Demek son yıllarda benim için de bu kitapta yazdığım kadar iyi yazılmış. Yani önemli bulduğum kitaplar üstüne yazıyorum. Olumsuz bulduğum romanlar üstüne pek yazmam. Zaman kaybı gibi geliyor bana. Çünkü şu da var: ben aslında o romanlar üstüne yazmıyorum, o romanlar yazacağım eleştiri yazıları için çıkış noktaları oluyor. Asıl olan, eleştiri yazarının yazdığı eleştiridir. İyi romanlar da eleştiriye her zaman daha çok olanak ve fırsat verir. Dolayısıyla iyi roman eleştirisi iyi romandan çıkar diyebiliriz.

Popüler/çoksatar romanların kitap dünyasına neredeyse egemen olduğu bir sürecin getirdikleri-götürdükleri epeydir tartışılıyor. Yüz binlerle ifade edilen baskı adetleri, ciddi bütçeler ayrılan reklam kampanyaları ve yazarın kitabın önüne geçtiği tanıtım faaliyetleriyle “edebiyatın piyasalaşması” da denebilecek bir süreç bu; siz de zaman zaman bu meseleye değiniyorsunuz? Ne dersiniz, kötü roman iyi romanı kovuyor mu? ‘Okumak ve yazmak’ açısından nasıl değerlendiriyorsunuz gidişatı?
Artık bir yılda bine yakın roman yazılıyor, yayımlanıyor. Önemli bir sayı bu. Bir çokluk, kalabalık da sayılabilir. Ama ben her zaman daha çok yazılmasından yanayım. Ne kadar çok yazılırsa iyi roman da aralarından o kadar çok sayıda çıkar. Demek ki arada pek çok “kötü” roman da var. Kötü öykü kitabı az ama hiç olmamış roman pek çok. O kötü romanlar eleştiriyi pek etkilemiyor da, piyasayı dalgalandıran, yayıncıların, kitapçıların ve büyük bir okur kitlesinin el üstünde tuttuğu popüler, yazınsal nitelikleri bakımından hafif romanlar eleştiriyi olumsuz etkiler. Çünkü o romanların eleştiriye gereksinimi yoktur. Dolayısıyla yazarlarının, yayıncılarının, okurlarının da. Bu, madalyonun bir yüzü. Öbür yüzünde de şu var: İyi eleştiri de onları iplemez. Eleştiri sonunda bağımsız bir türdür ve kendisine bakarak yazılır.

Türkiye’nin siyasi, toplumsal, ekonomik gerçekliğinin edebiyatta yeterince işlenmediği, 1980 sonrası toplumsal gerçeklikten bir kopuş yaygın bir eleştiri konusu. Buna katılıyor musunuz?
Katılmıyorum. Tek sözcükle yanıtlamak olmaz bunu, biliyorum ama bizim edebiyatımız aslında başından beri toplumsal sorumluluk duygusu yüksek, siyasal ilgileri küçümsenmeyecek bir edebiyat oldu. Elbette 12 Eylül gibi sıcak ve korkunç bir dönemi anlatır roman, anlatacaktır. Tam içinden yazılması olanaksızdı. Sıcak siyasal dönemler, radikal değişimler onların içinde yaşarken değil de, hemen her zaman ve her yerde, neden sonra o dönemlerden uzaklaştıktan, daha doğru ve serinkanlı değerlendirme zamanları geldikten sonra yazılır. Bence böyle olmasında sorun yok. Üstelik bizim romanımız siyasal ve toplumsal sorunlardan değil, başka bazı konulardan ve sorunlardan çok uzak kaldı ki, bunları da önemli eksikleri arasında saymak gerekir. Çocukluğu, gençliği, aşkı, erotizmi konu eden romanlar çok azdır, farkında mısınız.

Son yıllarda yaşanan ve önemli toplumsal etkileri olan olaylar yaşandı; Gezi Direnişi, Soma iş cinayeti, Roboski, Kobanê… Edebiyatta nasıl bir karşılık bulacak bu olaylar?
Bu çok önemli. Bizim için yakıcı ve can yakıcı bu hayatların, çatışmaların, acıların içinden yazılanlar olacaktır. Kuşkusuz bu. Gezi Direnişi romanlarda, öykülerde yer almaya başladı. Soma, Roboski, Kobanê de, acıların ve direnişlerin hikâyeleri olarak edebiyatta karşılıklarını bulacaktır. Onları iyi tanıyan, belki içinde yaşayan yazarlar tarafından yapılacaktır bu da.

Son olarak, eleştiri üzerine bir soru sormak istiyorum. Türkiye edebiyatının en önemli eksikliklerinden birinin ‘eleştirinin yokluğu’ olduğu, sizin de bildiğiniz gibi sıkça söylenir. Buna katılıp katılmadığınızı da soruyorum ama aslında yanıtlanması gerektiğini düşündüğüm bir soruyu da peşinden ekleyerek: İhtiyacımız olan, nasıl bir eleştiri?
Siz çok doğru sordunuz. Evet, eleştiri, hiç kuşku yok ki çok yetersiz. Hem çok az kişinin ilgi alanında, çok az eleştiri yazan yazar var hem de eleştiri anlayışında büyük eksiklik var. Önce şunu söyleyelim: Eleştiri, kitaplar ve yazarlar üstüne yazılan yazı değildir. Eleştiri, kitaplardan ve yazarlardan çıkar çıkmasına da, onları aşan, onlardan bağımsız bir tür, onların dünyaları karşısında kendine özgü bir dünya yaratan bir yazınsal metindir. Böyle almadıkça, o eleştirinin öteki yaratıcı türler karışında eşitlik arayışı olabilir mi. Aradığımız eleştiri budur, öteki yazarlar ne beklerse beklesin.

Devamını Oku...