“Şu durumda en iyi yol mizah; anlattığımız hüzünlü bir öykü bile olsa”

Mevzu çoktan kulağınıza çalındı belki de. Ola ki çalınmadıysa diye, özetlemeyi deneyeyim: İnsanın hayatının tepetaklak olması bir aptal dakikaya bakar. Tekrar yoluna girmesiyse, kim bilir kaç gün alır! Devrim’in hikayesinin özü bu işte.

Devrim, Tuna Kiremitçi’nin son romanı Sonun Geldi Sevgilim’in baş kahramanı, romanın amatör yazarı. Hava durumu sunucusu eski eşi Rosa’nın bir kadın programında, kendisiyle ilgili asılsız açıklamalar yapmasıyla kendini birdenbire topun ağzında ve kameraların karşısında bulan Devrim, bu çılgınlığın içinde kendine yeni bir hayat kurmayı deneyecek. Devrim aşk, intikam, yüzleşme, yeniden başlama telaşındayken, siz de Tuna Kiremitçi’nin kaleminin güleç yüzüyle tanışacaksınız. Tuna üreterek direnmeye devam ederken, onun sayesinde bu karanlığın içinde azıcık nefeslenecek, gülümseyeceksiniz.

Lafı daha fazla uzatmadan, sözü Tuna Kiremitçi söyleşimize bırakalım…

Söyleşi: Aslı Tohumcu

Çok acayip bir roman olmuş “Sonun Geldi Sevgilim”! Magazin düşkünlüğümüz kadar, başkalarının hayatının hakimi ve polisi olmaya düşkünlüğümüzün de mi altını çiziyor ne, Devrim’in hikayesi?
Biraz öyle… Bu roman, günümüz dünyasına ayna tutmak istiyor. Tabii her ayna gibi biraz fazla gerçekçi. Oysa bugün insanlar ve toplumlar gerçeklerden çok illüzyonlara ihtiyaç duyuyor. Gerçeğin çöllerinden çok Matrix’in sanal vahalarına. Medya da buna hizmet ediyor. Bu nedenle günümüz okuruna ne ölçüde hitap eder bilmiyorum açıkçası. Ama ne yalan söyleyeyim, bence de ilginç ve eğlenceli oldu.

Başkalarının hayatını merak etmek güzeldir de aslında, merakı doyurmanın daha insaflı ve zararsız yolları olmalı sanki. Var mı senin önerin?
O bahsettiğin insaflı ve zararsız yollar roman sanatında mevcut. Romanlar bize başkalarının hayatını, onların halinden anlamamız ve hatırlamamız için anlatır. Magazinse, başkalarının dertleriyle vahşice eğlenmemiz ve iki dakikada unutmamız için. Anna Karenina günümüzde yaşayan gerçek bir insan olsaydı, hikâyesini muhtemelen magazin sayfalarında okurduk. Kendisini trenin önüne attığındaysa pek umrumuzda olmazdı. Biraz eğlenirdik o kadar.

Biri dünyayı, diğeri sadece kendini (ve kariyerini) kurtarmaya odaklanmış iki farklı kadın var romanda: Gülbahar ve Rosa! Ortası yok mu bunun ya da biz kadınların ortası yok mu demeliyim? Kurguyla hayatı karıştırıyorsam bu soruyla, kulağımı çekmek serbest!
Aslında ikisi de gayet cazibeli ve savaşçı ruhlu kadınlar. Asla pes etmiyorlar. Daha iyi ok atabilmek için birer göğüslerini feda etmeye hazırlar. Tabii tuttukları yollar ve davaları tamamen farklı. Gülbahar’ın romantik, Rosa’nın ise egoist refleksleri var. Gülbahar dünyada kurtarılabilecek ne kaldıysa kurtarmaktan yana, Rosa ise oyunu kuralına göre oynarsa bir yerlere varabileceğine inanıyor. Her insanın içinde ikisi de vardır bence. Önemli olan onları nasıl dengede tuttuğumuz.

Nedir babalarla derdin? Ya da, babaların derdi ne, diye mi sormalıyım acaba? Rosa, Gülbahar, Devrim… üçünün de babası çekip gitmiş. Ayrıca Gülbahar’ın kızının da baba yokluğu çektiğini söyleyebiliriz sanırım… Hoş, bu durumda savaşçı annelerden de söz açabiliriz tabii!
Anneler kılıcı ellerine ancak karşılarına gerçekten savaşmaya değer bir şey çıkarsa alıyorlar. Zayıf olduklarından değil, doğa öyle istediğinden. Babalarsa saçma savaşların tozu dumanı içinde yitip gidiyor çoğu zaman. Sonunda evlatlarıyla karşılıklı iki yabancı gibi kalıveriyorlar. Hele biz erkekler, duygularımızı kadınlar kadar rahat ifade edemiyoruz. Romandaki erkekler bunu deniyor en azından. Kadınlarsa kendilerine çoktan yeni yollar çizmiş.

Mizahı güçlü, neşeli bu romanın albümle peşpeşe (hemen hemen) gelmesinin bir anlamı var mı?
Haklısın, romanın grubumuz Atlas’ın müziğinden etkilendiğini ben de sonradan fark ettim. Gerçek rock dobra bir müziktir, illüzyonlara fazla yüz vermez. Neşeli olmasıysa, herhalde mizahı günümüz dünyasında tek çıkış yolu olarak görmemden. Nasılsa birbirimizin ne dediğini dinlediğimiz yok, bari içimiz kararmasın. Zaten son zamanlarda milletçe epey kahrolduk, biraz kahkaha hiç fena olmaz.

Sonun Geldi Sevgilim’i okurken, “Yazmayı iyi ki bırakmamış Tuna,” dedim. Sen nasıl bir duyguyla koydun romanın son noktasını!
Artık daha çok kendimi eğlendirmek için yazıyorum. Bir de okuyan olursa biraz kafa dağıtsın diye. Kaç kişiye ulaşacağı o kadar da önemli değil. Bu işe başladığımdan beri öyle şeyler yaşadım ki, bunlar önemini çoktan kaybetti. Sonuçta çıldırmış bir dünyada yaşıyoruz. Siyasi illüzyonlar her şeyi belirliyor, biliyorsun. Ne söylediğin ya da nasıl söylediğin çok az kişinin umurunda. Şu durumda en iyi yol mizah; anlattığımız hüzünlü bir öykü bile olsa.

Bugüne kadar yazdığın onca romandan sonra bu kitap, yüzünü yeni okuyuculara da döndüğün anlamına mı geliyor?
İlk romanım 2002’de yayımlandı. Bu aynı zamanda Türkiye’nin değişmeye başladığı yıldı, malum. Adımı duyurduğumda, çabucak benden kurtulmak istediler. Egemenler yeni yazarlardan bir an önce kurtulmak ister, aksi takdirde halk o yazarlardan etkilenebilir çünkü. Üzerimde adına “magazin” denen yeni bir silah denediler ve galiba başarılı da oldular. Bu saatten sonra yeni okurlara ulaşmama ne kadar izin verilir, bilmiyorum açıkçası. Ama dert değil, şikayeti oldum olası sevmem. Zaten üretmek bildiğim tek yaşam biçimi.

Kırk yaşının romanı “Sonun Geldi Sevgilim”se, insan bundan sonrası için daha bir heyecanlanıyor. Aklından, gönlünden neler geçiyor, azıcık çıtlatabilir misin?
Bu yaşa kadar romanlar ve şarkılar yazarak geldim, bundan sonra da adam olacağım yok, o kesin… Hangi mahalleden olursak olalım, birbirimizi anlayan bir avuç insanız. Bu da hiç yoktan iyidir, kötümserliğe mahal yok. Üreterek direnmeye devam!

babilcomdanalabilirsiniz

Sonun Geldi Sevgilim  – Tuna Kiremitçi
April Yayıncılık

tuna-kiremitci-2

Devamını Oku...