Yabu Şimdi Ne Yapıyor?

 Cemil Üzen

Hasan Ali Toptaş’ın Ölü Zaman Gezginleri’nin her öyküsünün ayrı ayrı incelenmeyi hak ettiğine şüphe yok. Fakat, kitaba bütüncül bir şekilde bakacaksak, öykülerinde ille de bir ortak vasıf arayacaksak, bu bence, “anlamsız olmayan bir belirsizlik” olmalı. Mekânın, zamanın, gerçekliğin payandaları hemen her öyküde yerinden çıkıyor, fakat anlam her öyküde adeta boşluğa oyulmuş bir heykel gibi karşımızda duruyor. Deneysellik çöplüğüne dönmüş edebiyat sahasında ancak bir öyküsü olan ve öykü anlatmasını bilen birinin başarabileceği, ince bir iş bu.

Toptaş’ın kahramanlarının “kafasında bir tuhaflık” var, “kurbağalara bakmaktan gelmiş” gibiler. Günlük yaşamın telaşesi içindeler, bazen bir tel örgünün diğer yanındalar, bazen bir barda arkadaşlarıyla çene çalmaktalar, ama kafaları hep başka bir dünyada. Öykülerini hakikatin etrafında kuruyor Toptaş, gerçeklik hakikatin etrafında bükülüyor. Ya düşünce hızıyla yaşıyorlar karakterleri, ya da dünyaya ilişmemeye gayret ediyorlar. İlk gruptakiler düşünceleri arasında boğuluyor, ikinci grup ise başlarına gelen dünyanın altında eziliyorlar. Hakikat öykülerinden söz ediyoruz, kara mizah ve trajediden öte ne beklenebilir ki?

Öte yandan, Toptaş ile ilgili eleştiri dünyasında iki klişe mevcut: “Türkiye’nin Kafka’sı” yakıştırması ve “taşrayı anlatan romancı” tanımı. Her klişe gibi haklılıktan doğsa da bu iki ifadenin Hasan Ali Toptaş için tanımlayıcı değil sınırlayıcı, dolayısıyla fazlasıyla yersiz olduğunu Ölü Zaman Gezginleri’ndeki öykülerin yazım biçimi ve kapsayışı açıkça gösteriyor.


Ölü Zaman Gezginleri
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınları

Hasan Ali Toptaş’ın öykülerindeki karanlık ve yabancılaştırıcı yan birçok insanın aklına Kafka’yı getirebilir. Fakat karanlığı ve yabancılaşmayı Kafka’nın icat ettiğini zannetmek bir 20. Yüzyıl edebiyat eleştirmeni hastalığıdır. Toptaş’ı ne tasarladığı karakterler, ne atmosferi kullanma tarzı, ne de kurguladığı “kara durum”lar itibariyle Kafka’nın yanına koyamayız. Onun özgün sesi, üzerine kapanan bir iktidar aygıtına karşı çırpınmayı anlatmaz, bir tokat gibi yüzümüze çarpan yenilgiyi, üstelik olabildiğince sakin bir şekilde gösterir.

Toptaş’ın taşrayla özel bir bağı olduğu doğrudur, fakat öyküleri için “taşra öyküsü” dememiz hayli zordur. Öyküleri kendini taşra coğrafyasıyla sınırlamadığı gibi, taşıyıcısı olduğu dertler de “taşralı” dertleri değildir. Hatta Gölgesizler gibi taşrada geçen romanları için de bunu söylemek pek kolay değildir. Toplumsal gerçekçi köy romanlarındaki taşrayla 90’lardan sonra işlenen “taşra sıkıntısı”nın aynı şey olmadığı elbette açıktır. Fakat taşrayı “sıkıntılı” hale getirenin ne olduğunu ıskalayan bir bakış, bir öyküyü taşra öyküsü olarak adlandırmak için orada geçmesini yeterli sayan bir sığlığa mahkûmdur. -Merkez-taşra gibi temelde oldukça işlevsiz bir ikilemin entelektüel hayatımızda bu denli geniş bir tartışma hacmine ulaşması ise ele alınması gereken bir diğer “zayıf düşünce” sorunu.- Üstelik, taşradakinin sıkıntısıyla şehirdekinin melankolisinin aynı damardan beslendiğini görememek kötü bir ezberin vahim bir sonucundan ötesi değildir. Toptaş’ın öyküleri tam da bu damarı kökünden kavrayabildiği için kuvvetlidir. Köylülerin, zamanda gezgin ölülerin, fahişelerin, barda düş kuran avarelerin birleştiği o noktayı pek güzel yakalar o: hepimiz yalnızız ve çaresiziz. Modern bir mesele değildir bu üstelik, kadim bir meseledir. Başka mekânların, başka zamanların, insanların öykülerinde duyabildiğimiz ortak sesi buna borçluyuz.

Peki bunca hayalin, birbirine karışan düşüncenin, sarsılan zamanın içinde gündelik zaman ve yaşam nerededir Toptaş’ın öykülerinde? İşte ustalık burada yatıyor, tam da yerindedir! Saatin tiktaklarını sürekli işittiğiniz bir hayal alemi inşa etmeyi başarabilmiştir. Her şeyin çarpıtıldığı, fakat hiçbir şeyin tuhaf görünmediği bir yağlıboya resim gibidir. Birazdan garson gelip birayı bırakacak, Alyoşa “simsiyah bir sözcük gibi” yatıverecek, Yabu’nun gözyaşları yanaklarından süzülecek, o tetik çekilecektir. O an gelene kadar her şey havada uçuşur, fakat yeryüzüne indiğinizde her şey yerli yerindedir. Miraçtan inmiş bir nebinin yatağı gibidir, sıcacık. İşlerin ilginçliği ancak son sözcüğü okuduktan sonra zihninizde belirir.

Toptaş’ın öykücülükte gösterdiği bir diğer beceri ise bu içsesli, akıp giden hayata direnmeyen öykülerin temas edebilme yeteneğidir. Çehov öykülerindeki gibi net toplumsal tipler bulamayız onun karakterlerinde, fakat kimliksizleştirilmiş de değillerdir. Tıpkı Rembrandt resimlerindeki gibi yumuşak geçişlerle çizer karakterlerini. “Bu olmamış” diyemezsiniz, çünkü içinde kaybolacağınız detaylar yoktur. Olaylar ve duygulanımlardan ibarettir her şey. Tıpkı kitabın özenle seçilmiş kapak resmindeki gibi.


“Köylülerin, zamanda gezgin ölülerin, fahişelerin, barda düş kuran avarelerin birleştiği o noktayı pek güzel yakalar o: hepimiz yalnızız ve çaresiziz.


Bunca izlek çabasından sonra “şu öykü” demek oldukça zor bir öykü kitabı için. Fakat bazen hangi öykünün size dokunacağını belirleyen şey öykünün kendisi değildir. Ölü Zaman Gezginleri’ni yıllar önce, ilk kez okuduğumda zihnimi meşgul eden bambaşka öykülerdi. Fakat, her ne kadar bununla dövüşmek en büyük keyfi de olsa, insan zamanın ve mekânın esiridir. Bu kitapta sevmeye, hatırlamaya layık çokça öykü var. Fakat bugünlerde aklımda sadece bir öykü yankılanıyor, Yabu’nunkisi. Suriye sınırında yaşayan bir ihtiyarın bir bayram günü tel örgülü sınır kalkınca yaşaması gereken sevincin nasıl da kör talihin cilvesiyle ömürlük bir kedere dönüştüğünün hikâyesi. Bugünlerde sınır kapıları bayramlaşmak için değil, ölüm-kalım mücadelesi için açılıp kapanıyor. Sınırdan bayram şekerleri değil, istif edilmiş insanlar geçiriliyor. Sıradan insanlar, sıradan bir hayat yaşamak hakkından bile mahrumlar. Yabu’nun talihsiz öyküsü hikâyenin dışında da sürüyor, lanet bitmiyor. Kim bilir, Belki de Toptaş bugünlerde hikâyenin gerisini yazıyor. Dehşet Adorno’ya anlaşılması zor şeyler söyletse de Auschwitz’den sonra şiir yazıldı, Suriye’den sonra da öykü yazılacak. Yazılmalı da. Ölen ölüyor, hikâyesi kalıyor.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 3.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...