Yeni Çağın Kahramanı Sanço Panza

Mustafa Özel

Tarihsel kahramanların “çağ açıp, çağ kapattıklarına” inandırılmış olsak da bir kurgu kahramanın çağ açmış olabileceği bize pek inandırıcı gelmez. Oysa Mahzun Yüzlü Şövalye Don Kişot’un açgöz ve açıkgöz silahtarı Sanço Panza’nın modern çağın ilk habercisi olduğuna bahse girebilirim. Don Kişot eski çağın ideallerini yaşatmaya çabalayan, Sanço ise yeni çağın kapısını kurcalayan kişidir. Don Kişot’un ölümün eşiğinde tam anlamıyla Sançolaşması boşuna değildir. Ömrü tükenen, “yeni insan”a yol verecektir. Modern dünya, idealist meczupların plansız ıslahat dünyası değil; realist açgözlerin hesapçı hasat dünyasıdır. Bu bakımdan; Tarih, kadimin romanı; Roman da modernin tarihidir. Roman çağında tarihçilik, çoğu zaman düzen hizmetkarlığıdır. Hakikat, tarihsel belgelerden çok, roman’tik sözdedir.

Aristokrat efendisiyle idealist bir ilişkiye girmiş gözüken Sanço, işler sarpa sardıkça burjuva dünyasına yakışır realist önerilerle, yeni bir dünyanın ayak seslerini işittirir. Bir keresinde, keşişlerle mücadeleden yaralı ayrılan efendisine yaralarını sarmasını söyler. “Kulağınızdan çok fazla kan akıyor. Heybemde sargı beziyle biraz beyaz merhem var.” Sargı bezi ve merhem mi? Bir gezgin şövalye, nevzuhur malzemelere muhtaç olabilir mi? Don Kişot’un aklına gelip de yanına (büyülü) Fierabras balsamı alsaymış, yaraları yüzünden ölümden korkmaya gerek olmazmış. Olur da savaşta ortadan ikiye bölünse bile, vücudunun yere düşen yarısını hâlâ at üstünde duran yarısına tam bitiştirip, balsamdan iki damla içirildi mi, turp gibi olurmuş. Sanço bu açıklamayı şaşkınlıkla dinlese de, büyük hesap peşindedir: “Madem böyle bir şey var, ben şu andan itibaren vaat edilen cezirenin valiliğinden vazgeçiyorum. Üstün hizmetlerimin karşılığı olarak tek istediğim, bana bu olağanüstü sıvının tarifesini vermeniz. Bunun on dirhemi, nerede olursa olsun, iki riyalden fazla eder. Benim de ömrümü dürüstçe ve rahat geçirmek için başka bir şeye ihtiyacım yok.”* Hesap gayet açık; Sanço, kendisine fethedilecek ilk cezirenin valiliğini vaat eden daha önceki aristokratik sözleşmeyi feshedip, yeni bir kapitalist anlaşma öneriyor. Proje çok kazançlı gözükse de eşek sırtındaki küçük burjuvamız en kritik ayrıntıyı atlamıyor: “Ama bir şey soracağım: Balsamın hazırlanmasının maliyeti yüksek mi?”

Sanço bu derece hesabi iken, Don Kişot şövalye romanları okuma uğruna avlanmayı ve çiftliğinin bakımını ihmal ettiği gibi, bir soyluya hiç yakışmayacak şekilde, “dönümlerce arazi satıp, şövalyelikle ilgili kitaplar” satın alıyor. Sonra kendini öylesine okumaya veriyor ki, “gecelerini baştan sona, gündüzlerini de sondan başa okuyarak” geçiriyor. Sonuçta, “okuduğu hayal icadı âlemin gerçek olduğu, kafasına öyle bir yerleşiyor ki, onun gözünde, dünyada daha gerçek bir öykü olamaz.” Öyküden hayata geçiyor sonra; okuduklarını yaşamayı kuruyor kafasında. Tıpkı kitaplardaki gezgin şövalyeler gibi, “zırhını kuşanıp atına binerek dünyayı dolaşacak, serüven peşinde koşacak, bütün haksızlıkları düzeltecek, tehlikeleri göğüsleyecek ve bu sayede ebedi şan ve şöhret kazanacaktır.” Yola çıkmadan önce muhtelif hazırlıklar yapıyor ama hiçbir plan yapmıyor. Büyük dedelerinden kalma paslı zırhları temizliyor, miğferine kartondan bir siperlik yapıyor, atına ne isim vereceği üzerinde dört gün, kendine vereceği ad üzerindeyse sekiz gün düşünüyor. “Âşık olacağı bir kadın bulmaktan başka bir eksiği” kalmıyor. O da olmayıversin, demeyin sakın: “Sevdasız bir gezgin şövalye, meyvesiz bir ağaç, ruhsuz bir beden gibidir.” Yakın bir köydeki çiftçi kızına daha önce âşık olmuş, durumu hiç belli etmemiş, kızın da haberi olmamıştır. Onu soylu bir hanıma dönüştürerek Dulcinea del Toboso diye adlandırıyor. Bir de şövalye unvanı alabilse, artık doludizgin serüvenlere atılabilecektir.

Modernlerin gözbebeği olan iki P’den yoksundur: Plan ve Para. Gözü kara bir şövalye de olsa, belirgin bir hedefi yoktur: Atı hangi yolu izlemek istiyorsa, peşinden gidecektir. Bir yolculuk başka türlü nasıl serüven olabilir ki? Kapitalist girişimlerin de riskli serüvenler olduğunu söyleyecek olanlara cevabımız hazırdır: Risk, hesaplanmış tehlike demektir; hesapsız atılım değil. İlk gece konakladığı handa (ona göre şato, pek tabii), hancı kendisinden para sorunca, “hiç parası olmadığını, çünkü okuduğu gezgin şövalye hikâyelerinde para taşıyanına rastlamadığını” söylüyor. Hancı, yanılıyorsun diyor; “para ve temiz çamaşır gibi, taşınması gerektiği bu kadar açık olan şeyleri, yazar gerekli görmediği için hikâyelerde yazılmasa da taşınmaz sanmamalıdır. Kitapları dolduran bütün o gezgin şövalyelerin, başlarına ne geleceğini bilmediklerinden, keseleri dolu olur.”

Belirsiz Makam Yerine Belirli Ücret!

Aristokratik kelamın büyüsüne az çok kapılmış olduğundan, yenilgiler karşısında efendisinden vazgeçmeyen Sanço, serüvenler net bir kazanç ortaya koymayınca yeni fikirler geliştirir. Don Kişot kendisine, “Sana vaat ettiğim armağanların, bağışların da zamanı gelecek. Olmazsa da, hiç değilse hizmetinin bedeli ödenecek,” dedikçe, Sanço efendisine, onun anlayacağı dilden tuzak sorular sormaya başlar: “Zat-ı alinizin söyledikleri iyi güzel de, benim merak ettiğim, olur da bağışların zamanı gelmez, ücrete başvurmak zorunda kalınırsa, (Altın çağda) bir gezgin şövalye silahtarı ne kadar kazanıyordu? Aylık mı hesaplanıyordu, yoksa duvarcılar gibi gündelik mi?” Don Kişot, Kitaba göre düşünen ve yaşayan bir soyludur. Okuduğu şövalye kitaplarının hiçbirinde ücret kavramına rastlamamıştır. Kitapta yeri olmayan bir öneri, huzur bozucudur.

Sanço’ya boşuna modernliğin habercisi demiyorum; inovatif kazanç önerilerinin ardı arkası kesilmiyor: “Düşünüyorum da, zat-ı alinizin bu ıssız yerlerde, yol kavşaklarında peşine düştüğü bu serüvenlerin ardında koşmak, pek az kazançlı. Buralarda, en tehlikeli serüvenleri başarıyla atlatıp zafer kazansanız bile, ne gören var, ne duyan. Bu da zat-ı alinizin amacına ve hak ettikleri karşılığa aykırı düşüyor. Bu sebeple, bence, zat-ı aliniz itiraz etmezseniz, gidip savaş halindeki bir imparatorun ya da büyük bir hükümdarın hizmetine girmemiz daha iyi olur.”

Yolda bir bavul görürler. Don Kişot bavuldaki şiir defterine kapılıp giderken, Sanço bir mendilin içindeki altınları kapıverir. Dürüst gezgin şövalye, sahibini bulup bavulunu verelim, der. Kendisi dağın bir yanından, Sanço ise diğer yanından gidip, adamı bulacaklardır. Sanço tek başına korkacağını ileri sürüp yan çizmeye çalışır. “Zat-ı alinizden ayrıldığım an, korku bin türlü hayalle yakama yapışır.” Öyle olsun, der Mahzun Yüzlü Şövalye. “Cesaretimden yararlanmak istemene çok sevindim. Ruhun bedeninden çıksa bile, yeterli cesaretin olacak böylece. Şimdi arkamdan gel, şu tepenin etrafını dolaşalım, belki adamı buluruz.” Bu soylu davranışa karşı, Sanço altınlara konmak, ama bu arada da dürüstlük görüntüsünü korumak peşindedir: “Aramasak daha iyi olur, çünkü bulursak ve tesadüfen adam paranın sahibiyse, belli ki geri vermem gerekecek. Onun için, işgüzarlık yapmadan, gerçek sahibi daha az tuhaf ve zahmetli bir yoldan ortaya çıkıncaya kadar, ben parayı namusumla tutsam daha iyi olur. Belki de o zamana kadar harcamış olurum; hesap kendiliğinden temizlenir.”

Altın Çağın Münadisi

Don Kişot, yüz yıl erken doğmuş bir Rousseau. Bütün sorunların kaynağında özel mülkiyeti görüyor. Düşük dereceli bir aristokrat da olsa, Don Kişot bu yönüyle, soyluluktan sosyalistliğe geçen Saint-Simon’un da habercisidir. Silahtarına Hesiodvari hitap etmekten büyük haz duyuyor: “Eskilerin Altın Çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış. İçinde bulunduğumuz Demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar SENİN ve BENİM kelimelerini bilmedikleri için. O kutsal çağda her şey ortaktı; günlük besinini elde etmek için, kimsenin tatlı, olgun meyveleriyle kendisini davet eden sağlam meşelere elini uzatıp koparmaktan başka bir iş yapması gerekmezdi. Kayaların yarıklarında, ağaçların oyuklarında, çalışkan ve becerikli arılar devletlerini kurar, hiçbir çıkar gütmeden, uzanan her ele, tatlı emeklerinin verimli mahsulünü bağışlardı.”

Emile Zola nasıl 19. yüzyıl sonlarında Kadınların Cenneti’nde tüketim kapitalizminin ortaya çıkışını betimliyorsa, neredeyse üç asır öncesinden Don Kişot, bu zihniyetin egemen olmadığı Altın çağı göklere çıkarıyordu: “O zamanlar sadece huzur, sadece dostluk, sadece uyum vardı. Saf, güzel bakireler vadiden vadiye, tepeden tepeye, başları açık, üstlerinde, namus gereği her zaman örtülmesi gerekenden fazla yerlerini örtecek giysilerden başka şey olmadan, gezerlerdi. Süsleri de şimdikiler gibi, Sur firfiriyle, çeşitli şekillerde çarpıtılmış ipekle allanıp pullanmış süsler değildi. Sarmaşıklara örülmüş birkaç yeşil pıtrak yaprağından oluşurdu. Belki de bu süslerle, günümüzde saraylı hanımların, aylaklık meraklarıyla öğrendikleri tuhaf, aşırı icatlarla dolaştıkları kadar gösterişli ve gururlu dolaşırlardı.” İyi de, yüzyıllar öncesinde olan bitenlerden bize ne? Hanım evde yeşil pıtrak değil, süslü elbise bekliyor. Mahzun Yüzlü Şövalye celalleniyor: “Dostum Sanço, şunu bilmen gerekir ki, Tanrı beni bu Demir çağda, Altın çağı geri getirmem için yarattı.”

Don Kişot ile silahtarı köylerine dönerler. Karısı Sanço’yu görür görmez, ona önce eşeğin iyi olup olmadığını sorar. Sanço, eşeğin efendisinden daha iyi olduğu cevabını verir. “Peki, silahtarlıkta ne kazandın? Bana bir elbise getirdin mi? Çocuklarına pabuç getirdin mi?” Öyle anlaşılıyor ki, son cümlede yazının başlığını tashih etmem gerekiyor: Yeni çağın kahramanları: Sanço ile karısı.

Bu yazı Arka Kapak dergisinin 35.sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku...