Yüzyılın tenoru Domingo’nun Metropolitan kariyerinin muhteşem hasadı

 Namık Sinan Turan / Bilen Işıktaş

“… Franco Corelli, Richard Tucker, John Vickers, Carlo Bergonzi dramatik rollerde opera tarihine isimlerini yazdırmış dönemlerinin büyük yıldızları. Placido Domingo ise bütün zamanların büyük yıldızı olarak parlamakta. 2014 yılında Sony firması tarafından yayınlanan Domingo at the Met albümü bu savın açık kanıtı niteliğini taşıyor…”

Placido Domingo ismi operaseverler arasında 1960’ların ortalarından itibaren bir efsaneye dönüşmekle birlikte milyonların onu tanıması Luciano Pavarotti ve Jose Carreras ile birlikte 1990’lı yıllarda verdiği Üç Tenor konserleriyle oldu. BBC Classical Music dergisinin 2008 yılında klasik müzik yazarları arasında yaptığı ankette Domingo 20. yüzyılın 20 büyük tenoru arasında ilk sırada yer aldı. Aynı listede efsanevi Caruso ikinci, yine opera sanatının kitlelere iletilmesinde popüler bir katkı sağlayan Pavarotti üçüncü sıradaydılar.

Placido Domingo 21 Ocak 1941’de Madrid’de doğdu. Zarzuela şarkıları söyleyen müzisyen bir anne ve babanın çocuğu olarak Mexico City’de Markewich’ten piyano ve orkestra şefliği eğitimi alarak müzik eğitimine başladı. Aynı sıralarda sesinin gücü ve güzelliği keşfedilmiş, konservatuvarda Franco Iglesias ve Carlo Corelli’nin öğrencisi olmuştu. Ancak bugün tenor rengiyle milyonları etkileyen genç Domingo ilk başlarda bir bariton olarak kariyerine başlamıştı. Aslında bu durum opera tarihinde ilk değildi. Ünlü İtalyan tenor Carlo Bergonzi de başlarda bariton olarak söylemiş, bir süre sonra dramatik tenor repertuvarına hatta Edgardo (Lucia) ve Alfredo (La Traviata) gibi lirik ses isteyen rollere kadar repertuvarını genişletmişti. Domingo’nun müzikal çizgisi de benzer biçimde seyredecektir.

İlk profesyonel sahne deneyimini Borsa (Rigoletto) rolüyle 1959’da yapan Domingo, 1961 yılında başrol Alfredo (La Traviata) ile tenor kariyerine adım atmıştır. Ona büyük bir şöhret kazandıracak, en büyük opera evlerinin, plak şirketlerinin kapısını, uluslararası konser salonlarının yolunu açacak olan Amerika kariyeri Dallas’ta 1961’de başlayacaktır. Dört yıl sonra New York City Operası’nda Puccini’nin Madama Butterfly operasındaki Pinkerton rolünü söyleyecektir. Yıllar sonra aynı rolü Karajan yönetiminde ve İtalyan soprano Mirella Freni eşliğinde film olarak çekecek ve oyunculuktaki yeteneğini sergileme imkanı bulacaktır. 1966 yılında aynı topluluğun Lincoln Center’daki Ginastera’nın Don Ridrigo’sunun ilk temsilinde yer alacaktır. Bu yıllarda daha çok İtalyan ve Fransız repertuvarının onun kariyerinde belirleyici olduğu görülmektedir. Bu durum 1970’lerin başına kadar sürerken 1967’de Hamburg’da Cavaradossi (Tosca) ile çıkış yakalayacaktır. Hamburg başarısı ardı ardına Avrupa’da Viyana, Berlin ve Milano’nun yolunu açmıştı genç tenora.

Amerika’daki en prestijli opera kurumu olan Metropolitan ile yollarının kesişmesi 1960’ların sonlarına doğru oldu. Bu topluluğun 1966 yılında Lewisohn Stadyumu’nda gerçekleştirilen temsillerinde Turiddu (CavalleriaMascagni) söyleyen Domingo, 1968 yılında Maurizio (Adriana) rolüyle büyük başarılara imza atacağı Metropolitan sahnesine çıktı. 1980’li yılların sonuna gelindiğinde burada 30’dan fazla rolde 225 performansı aşmış kolay elde edilemeyecek bir başarıya imza atmıştı. Canio, Cavaradossi, Pinkerton, Manrico, Calaf, Edgardo, Chénier, Alfredo, Radames, Ernani, Don Jose, Faust ve daha niceleri onun parlak Met kariyerinin köşe taşlarını oluşturacaktı. Bu arada Chicago, San Fransisco, Washington, Covent Garden, Madrid, Salzburg’da şöhret yapmıştı. Opera tarihinin en önemli seslerinden olduğu konusunda tartışma olmayan, olağanüstü sahne karizması, yüksek oyunculuk yeteneği ve dramatizasyondaki kusursuzluğuyla en önde yer alan Placido Domingo, bir başka rekorun da sahibi. Opera tarihinin en çok kayıt yapmış sesi olma unvanını da taşıyor. Daha önce bu unvan İsveçli tenor Nicolai Gedda’nın elindeyken, parlak plak kariyeri onu bu konuda da en ön sıraya taşıdı. Bir başka dikkat çekici yönü ise müzikal kültürünün üstünlüğüdür. Domingo yalnızca virtüöz bir ses canbazı olarak değerlendirilemez. Şarkı söyleme konusundaki ustalığını yüksek bir müzik kültürü ve zevkiyle geliştirmiş, orkestra şefliğine de ilgi duymuştur. 1985 yılında ilk olarak Metropolitan’da La Bohéme operasını yönetmek için podyuma çıkmıştır. Bugün San Fransisco Operası gibi saygın bir kurum müzik direktörü oluşunda bunun etkisi büyüktür. Orkestra şefliğini yalnızca podyumda değil kayıt sektöründe de sergilemiş beğeni ve takdir toplamıştır.

Placido Domingo yarım yüzyıla yaklaşan kariyerinde gerçek bir efsanenin doğumuna imza attı. Bariton ve spinto tenor repertuvarında başladığı sahne yaşamı ona sesinin sınırlarını sürekli aşarak Oberon ve Stolzing gibi eserlerin yanında bugün genelde apayrı bir ses rengi istediğinden İtalyan repertuvarı söyleyen tenorların uzak durduğu Wagner rollerine kadar oldukça geniş bir skalada kariyerini ördü. EMI, DECCA, Deutsche Gramaphone, Sony gibi en büyük plak firmalarına sayıları yüzleri aşan kayıtlar, binleri bulan sahne konserleri, filmler yaptı. En son Sony firması büyük tenora Metropolitan Operasındaki temsillerinin en parlak anlarından oluşan bir seçki hazırladı.

Metropolitan Operası opera sanatçıları için en yüksek sanat merkezlerinden birin oluşturuyor. Günümüzde yıldız isimler için burada sahne almak büyük bir prestij. Aslında 1880’de ilk kurulduğunda operadan çok tiyatro temsillerinin yapıldığı bir sanat kurumu olan Metropolitan 1890’larda New York’un en önemli sanat merkezlerinden birine dönüştü. Daha bu yıllarda Londra’daki CoventGarden ve Milano’daki La Scala gibi köklü kurumlarla boy ölçüşebilecek bir yerdi. Jean de Reszke ve NellieMelba gibi dönemin ünlü yıldızları burada temsiller vermekteydi. Ancak kurumun altın çağı şüphesiz 1903 sonrasında EnricoCaruso’nun burada sahneye çıkışıyla yaşanacaktır. İtalyan şef ArturoToscanini ve Mahler gibi büyük bestecilerin katkıları Metropolitan’ı sanatın merkezi olan Avrupa başkentlerindeki benzerlerinin önüne geçirmeyi başardı. Callas’ın da hocası olan RosaPonselle gibi yıldızlar Metropolitan’ın büyük isimleri arasına girdi. II. Dünya Savaşı Avrupa’da sanat kurumlarını krize sokarken Metropolitan, Walter, Beecham, Reiner, Szell ve Busch gibi büyük şeflerin prodüksiyonlarına ev sahipliği yaptı. Savaş sonrasında Rudolf Bing gibi güçlü bir sanat yönetmeninin desteği Callas, Tebaldi gibi büyük divaların temsilleri burayı operanın mabedleri arasına sokmayı başardı. Domingo ve Pavarottidahil sonraki dönemin yıldızları bu mirasın olumlu etkilerini kariyerlerinde gördüler.

Metropolitan Operasının temsilleri yıllarca radyo yayınlarıyla halka ulaştı. Teknolojik devrim sayesinde önce video kasetler ardından DVD’ler en parlak temsilleri ve yıldızları okyanusun çok ötesindeki müzikseverlere ulaştırmayı başardı. Son yıllarda SONY firmasıyla yapılan işbirliği sayesinde topluluğun efsanevi temsilleri cd’ler olarak piyasaya sürüldü. Caballe, diStefano, LeontynePrice, Richard Tucker gibi büyük sanatçıların 30-40 yıl önce icra ettikleri çok önemli temsillere ulaşmak bugün mümkün. Bunların bir bölümü Türkiye’de müzik mağazalarında yer alıyor.

Sony firması bugün adı efsaneye dönüşen Placido Domingo’nun Metropolitan’daki 45. sanat yılı onuruna 3 Cd’den oluşan bir albüm hazırladı. Domingo’nun Metropolitan’daki ilk sahne deneyimi dönemin en önemli yıldızlarından tenor FrancoCorelli’nin rahatsızlığı üzerine onun yerine Maurizio (Adriana Lecouvreur) rolünün söylemesiyle gerçekleşti. Bugüne kadar 48 farklı rolde göründü aynı sahnede. Bunun yanı sıra 10 operada şef olarak, 28 konser ve galada vokal, şef ya da piyanist olarak yer aldı. En son olaraksa kariyerinin başlangıcında olduğu gibi bir bariton rolle La Traviata’dakiGermont rolüyle sahneye çıktı. Tüm bu veriler koca bir kariyerin yalnızca Metopolitan’daki yansımalarıyla bile nasıl güçlü bir miras bıraktığının işaretleridir. Müziğin icracı olarak birçok alanında yetkin izler bırakması 20. yüzyılın en büyük müzikal fenomenlerinden biri olduğunu açıkça göstermektedir. Bu itibarla hazırlanan albüm onun parlak kariyerinin bir “canlı”yansıması.

Metropolitan sahnesinde söylediği rollerde ona birçok büyük müzisyenin eşlik ettiği görülüyor. Albümlerde bunlar da yer almakta. Şef kürsüsünde çoğunlukla bu kurumun çok uzun yıllar sanat yönetmenliğini yapan James Levine ona eşlik ediyor. Levine, titiz, ayrıntıcı ve coşkulu tercihleriyle tanınan bir orkestra şefi. Birçok kayıt yapmış olmasına rağmen daha çok başarılı opera kayıtlarıyla iz bırakmış bir isim. Onun yanında Carlo FeliceCillario, Kurt Adler, LeonardSlatkin gibi önemli şeflerin yönetiminde söylediği roller de yer alıyor. Domingo’nun sesinin dramatikliği herkesçe malum. Otello gibi onunla özdeşleşmiş ve üç ayrı plak kaydını yapıp, defalarca sahnede söylediği bir rolde, Don Carlo, Radames (Aida), Don Alvaro (La Forza del Destino), Manrico (IlTrovatore) gibi bütünüyle dramatik partisyonlarda benzersizliğini buradaki icralardan tespit etmek mümkün. 1989’da Levine yönetiminde söylediği Radames rolünde ilk perdedeki “Celeste Aida” ve IlTrovatore’deki “Diquellapira” aryaları onun yalnızca dramatik, koyu sesini değil canlı kayıt olması nedeniyle oyun gücünü de sergilemesine imkan sağlıyor. Stüdyoların donuk atmosferinde icra edilen, defalarca tekrarlanan, kimi zaman ruhsuz gelebilen opera kayıtlarının aksine canlı temsiler sanatçıların duygusal yoğunluklarını ve dramatik yetenekleri daha açık biçimde ortaya koyabiliyor.

Açıkça görülüyor ki Domingo’nun Otello’daki, Turandot’taki, AndreaChenier’deki sahne yorumları plaklardaki performanslarından daha farklı bir yoğunluk içeriyor. 1983 yılında GiuseppePatane idaresinde söylediği Enzo rolü (La Giaconda) bunun mükemmel örneklerinden. Bir başka mükemmel örnek ise Canio’daki (Pagliacci) ünlü “Vesti la giubba” aryası. Olağanüstü legatosunun ve nefes tekniğinin yanında baştaki resitatif kısmından itibaren en yüksek duyguya varıldığı bölümlere kadar Domingo mükemmel oyunculuğunu da sergiliyor. İlk defa piyasaya sürülen 1970 temsili Turandot’taki “Nessundorma” günümüz dinleyicisinin kulağında Pavarotti ile yer eden bu eserin Domingo’ya ne kadar yakıştığının kanıtı. Koyu bir söyleyişin hakim olduğu aryada sevgilisine aşkını ifade ederken tüm dramatikliği yanında benzersiz bir lirizm sergiliyor. Bizce bu yorum Karajan idaresinde Viyana Filarmoni ile yaptığı stüdyo kaydındakinden çok daha etkileyici.

Domingo’nun görkemli Metropolitan kariyerindeki yolculuğunda ona eşlik edenler son derece dikkat çekici isimler. Bunlar arasında Montserrat Caballe, RenataScotto, Mirella Freni gibi efsanevi sopranoların yanı sıra Eva Marton, AnnaTomawa-Sintow, RobertaPeters gibi bir dönemine damga vurmuş önemli isimler de var. Opera ve Domingo severlerin ikinci CD’de yer alan Manon Lescaut’taki ünlü düet “Donnanonvidimai”’ye özellikle dikkat etmelerini öneririz. Burada Domingo ve Scotto gibi iki büyük sesin birlikteliğinin yarattığı benzersiz atmosfere tanık olunacağı açık. Aynı hava Zandonai’nin Francesca da Rimini’sinde de söz konusu. Unutmadan eklemek gerekir ki 45 yıl gibi uzun bir sürecin seçmeleri yalnızca düetlerden oluşmamakta. Tosca, Norma, Cavalleria Rusticana, La Bohéme gibi opera repertuvarının en ünlü yapıtlarının kulaklarda yer etmiş tenor aryaları Domingo’nun sahne performanslarından yansıyor.

Cavalleria’dan “Mamma, quelvino é generose” aryası ölüme gitmeden önce Turiddi’nin annesiyle vedalaşmasının yürek burkucu havasını bütünüyle yansıtırken, Tosca’da Cavaradossi’nin “E luceven le stelle”sinde Domingo neden en büyük dramatik tenorlardan biri olduğunu ispatlıyor. Bu aryayı söylemeyen tenor yok gibidir. Bununla birlikte Domingo’nun yarattığı etki ve yakaladığı renkleri sergileyebilmek her yorumcunun başarabildiği bir iş değildir. Ama onun asıl başarısı bu denli geniş bir ses alanına hakim olabilmesinde, sesiyle yakalayabildiği müzikal renklerin çeşitliliğindedir. İlk albümde yer alan Edgardo (La Traviata) ve Mantua Dükü (Rigoletto) rollerindeki ünlü aryalarda lirik tenorlara meydan okuyabiliyor. Sesinin genel karakteristiği ve dramatikliğine rağmen Pavarotti ya da DiStefano gibi olmasa bile lirik rollerdeki yeteneğini ispat ediyor. Bu kayıtları dikkatlice dinlemek onun nasıl bilinçli bir kariyer inşa ettiğini gösteriyor. Sesinin en iyi olduğu dönemlerde lirik partisyonlar söylerken kariyerinin ilerleyen dönemlerinde bu eserlerden uzaklaşması ses gibi en hassas enstrümanı daha uzun ömürlü ve sağlıklı kullanmasına fırsat sağlıyor. O nedenle genç şancıların doğru seçimler yapması ve ses tekniklerini geliştirmeleri anlamında da bu albüm özel bir örnek oluşturuyor.

Domingo bütün opera tarihinde en geniş repertuara sahip sanatçılardan biri. Montserrat Caballe, Leyla Gencer, Nicolai Gedda gibi efsanevi opera yıldızlarıyla ortak noktası çok farklı dönem eserleri ve rolleri oynayabilmesi. İtalyan ve Fransız repertuvarının Belcanto, verismo gibi stilleri yanında Alman repertuvarının da en önemli yapıtlarını seslendirmesi, sesinin ona sağladığı imkanları sonuna kadar, ancak son derece bilinçlice kullanması onu en büyük şarkıcılardan biri haline getiriyor. Üçüncü cd tam da bu durumun tespiti niteliğinde. Gounod’un Faust’u, Offenbach’ın Hoffman’ı, Saint-Saens’in Samson’u ve Bizet’in Carmen’inde Don Jose onun sesinden dinleyiciyle buluşurken büyük bir müzikal ders niteliğine bürünüyor. Don Jose rolünü üç kez plak kaydı yapan Domingo’yu stüdyoda taçlandırdığı bu rolde bir kez de Metropolitan sahnesinde dinlemek büyük bir keyfe dönüşüyor. Son yıllarda Wagner rollerine yönelen Tristan Isolde, Lohengrin, Tanhauser, Parsifal, Walküre gibi en önemli rolleri en önemli orkestralar ve şefler eşliğinde kaydeden Domingo’nun Metropolitan’daki temsilleri mutlaka dinlenmeli. Opera ve şan tutkunları James Levine idaresinde bu büyük tenorun İtalyan operasının romantik aşık rollerinden Alman operasının en zorlu kişiliklerine dönüştüğüne tanık olacaklar.

Onun Wagner rollerinde büyük başarı yakalayan Jon Vickers ile kıyaslanabilecek bir yıldız olduğu çok açık. Domingo çizgisini kariyeri boyunca hep yükselttiğini Wagner rollerindeki meydan okumasıyla ortaya koymakta. İşin dikkat çekici yönü aynı dönemde başlayan birçok meslektaşının sahnelerden çekildiği 2000’l yıllarda seslendirilmiş roller bunlar. Eşsiz bir oyunculuk ve drama dehasına tanıklık etmek bu albüm sayesinde mümkün oluyor.

Franco Corelli, Richard Tucker, John Vickers, Carlo Bergonzi dramatik rollerde opera tarihine isimlerini yazdırmış dönemlerinin büyük yıldızları. Placido Domingo ise bütün zamanların büyük yıldızı olarak parlamakta. 2014 yılında Sony firması tarafından yayınlanan Domingo at the Met albümü bu savın açık kanıtı niteliğini taşıyor. Opera severlerin kaçırmaması gereken, koleksiyonda mutlaka olması gereken bir derleme. Ayrıca opera konusunda kendisini geliştirmek, belki yalnızca merakını gidermek, fikir sahibi olmak isteyenler için de harika bir başlama fırsatı. Bu çalışma yüzyılın tenoru Placido Domingo’nun Metropolitan’daki kariyerinin muhteşem bir hasadı.

Domingo at the Met – Anniversary Edition / Placido domingo
Hazırlayan Grace Row
Dijital düzenlemeler Charles Harbutt, John Fredenburg
Sony Classics / TheMetropolitan Opera, 2014

Devamını Oku...